Cum. Nis 24th, 2026

Avrupalı liderler, tek başlarına hareket edemeyeceklerinin farkında ancak buna rağmen ABD’ye olan bağımlılıklarını azaltmak için yeniden silahlanma yoluna girdiler.

Münih Güvenlik Konferansı geride kaldı ama bıraktığı iz bir süre daha bizimle kalmaya deva edecek. İngiltere Başbakanı Keir Starmer, sert gücü “çağın para birimi” olarak nitelendirdi. Fransa Cumhurbaşkanı Macron ise Avrupa’yı jeopolitik bir güç olarak öne sürmeye çalışıyor. Alman Şansölyesi Friedrich Merz, konferansı Amerika’nın küresel liderlik iddiasının “belki de çoktan kaybedildiğine” dair alışılmadık derecede açık bir ifadeyle açarak diğerlerinin savlarına hem tamamlayıcı bir yorum hem de yeni bir bakış açısı katmış oldu. 

Başkan Yardımcısı JD Vance, geçen yıl konferansta yaptığı kışkırtıcı konuşmayla delegeleri şaşırtmıştı. Vance, Avrupa’ya yönelik en büyük tehdidin Rusya, Çin veya diğer yabancı düşmanlardan değil, içeriden geldiğini söylemişti. Vance’in kastettiği elbette sol liberal siyasilerdi. Hedef tahtasına oturttuklarından biri olan İngiliz sol yelpazenin lideri Starmer, ABD’yi “vazgeçilmez bir müttefik” olarak nitelendirdi, ancak Avrupalı ​​liderler savaş sonrası düzenin ve ABD’nin bu düzendeki rolünün geri dönülmez bir şekilde değiştiğini kabul ettiler. On yıllarca güvenlik için ABD’ye bağımlı kaldıktan sonra, şimdi giderek daha düşmanca bir dünyada kendilerini korumak için bir strateji geliştirmeye çalışıyorlar.

Fransa lideri Emmanuel Macron, Avrupa’nın güvenliğinin yeniden organize edilmesi gerektiğinin altını bir kez daha çizdi. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen de bu tartışmalara Ukrayna ekseniyle katılarak, Rusya’nın işgalinden önceki yıla kıyasla 2025 yılında Avrupa genelinde savunma harcamalarının yüzde 80 arttığını söyledi. “Kabul etmek gerekir ki, bazı şok terapileri gerekti ve artık geri alınamayacak bazı sınırlar aşıldı,” dedi.

Dışişleri Bakanı Rubio, geçtiğimiz yılın ve Grönland’ın gerdiği ilişkileri yumuşatan tonuyla Konferans’a bir “ana fikir” katmış olsa da Avrupa konusunda sert bir tutum sergilediği düşünülen ve Pentagon’un son savunma stratejisinin mimarı olan Colby, ABD’nin öncelikle anavatanın savunmasına ve batı yarımküredeki çıkarlarına öncelik vermesi, ayrıca batı Pasifik’te caydırıcılığı güçlendirmesi nedeniyle NATO’nun değişmesi gerektiğini söyleyerek bu ana fikrin en dikkat çekici alt başlığını kayda geçirdi.

Colby ayrıca ABD’nin Avrupalı ​​müttefiklerin sahip olmadığı kilit yetenekleri sağlayacağını ancak “daha sınırlı ve odaklı bir şekilde” sağlayacağını belirterek “NATO 3.0” çağrısında bulundu.

Avrupa güvenlik mimarisinin yeniden inşa edilmesine yönelik tartışmalar yeni değil. Muhtemelen Münih Güvenlik Konferansı’ndaki gelişmeler de son olmayacak. Ancak Avrupalı liderler bu defa hiç olmadığı kadar ciddi görünüyor.

Avrupa’da nükleer caydırıcılık planları yapılıyor

Avrupalılar, NATO’yu nükleer caydırıcılığın temel taşı olarak görmeye devam etseler de artık Avrupa’nın rolü hakkında daha fazla konuşmak istiyor. Bu konuşma isteği, ABD’nin Rusya’nın olası bir saldırısını püskürteceğine dair azalan güvenle doğru orantılı elbette. 

Refah devleti ilkesini çok iyi uygulayan AB ülkeleri, ordularını güçlendirme konusunda ise aynı başarıyı gösteremedi. Avrupalı gençler arasında vatanperverlik duygularının yerinde bireyselcilikle yoğrulmuş gençliklerinin düz kayıtsızlığı bulunuyor. Böyle bir kıtanın jeopolitik açıdan kullanabileceği iki kart var; ya dünya açısından kocaman bir İsviçre’ye dönüşebilmek ya da taviz verilemeyecek bir nükleer caydırıcılık. İlkinin uzun vadeli başarıya ulaşmasını sağlayabilecek bir demografik yapıya sahip değiller. Bu durumda geriye sadece tavizsiz bir şekilde uygulanması gereken nükleer caydırıcılık kalıyor.

Bazı ülkeler bunun önlerindeki en maliyetsiz seçenek olduğuna çoktan ikna olarak Fransa’nın NATO’nun resmi nükleer planlama sürecine katılmasını talep etmeye başladı. Bu durumun Fransız cephaneliğini Avrupa güvenliğiyle daha yakından ilişkilendireceği savunuluyor. Fransa Savunma Bakan Yardımcısı Alice Rufo, Münih’te yaptığı açıklamada Paris’in böyle bir niyeti olmadığını söylese de Cumhurbaşkanı Macron, buna benzer bir isteği uzun süredir dile getiriyordu. Hatta dün akşam saatlerinde, Paris’in Almanya ve Polonya gibi ülkelere nükleer kapasiteli savaş uçakları konuşlandırabileceğini de söyledi.

Macron’un açıklamaları bununla da sınırlı kalmadı. Fransa, caydırıcılık doktrinini “büyük ölçüde” güçlendirme kapsamında, on yıllar sonra ilk kez nükleer cephaneliğinin boyutunu artıracağını ve İngiltere de dahil olmak üzere sekiz Avrupa müttefikiyle nükleer silah iş birliğini önemli ölçüde yoğunlaştıracağını açıkladı. Fransız devletinin çelişkili açıklamaları nörolojik bir soruna işaret etmiyorsa Avrupa’nın geleceğine dair bir fikir olarak okunabilir.

Çok yakın zamana kadar, Fransa’nın nükleer caydırıcılığının Avrupa boyutunu vurgulama çabası diğer Avrupa ülkelerinden pek ilgi görmüyordu. Ancak bu tutum, özellikle Almanya, Polonya, Baltık ülkeleri ve bazı İskandinav ülkelerinde değişmeye başladı. En çarpıcı dönüşüm İsveç’ten geldi. Bu, değişen zamanların bir işareti; Stockholm bir zamanlar nükleer silahsızlanmaya en bağlı başkentlerden biri iken, 25 Şubat’tan itibaren Fransız uçak gemisi Charles de Gaulle’ün Malmö’de mola vermesine ev sahipliği yapmayı seçti. Fransa’nın nükleer caydırıcılığının bu temel taşı, koşullar gerektirdiğinde, nükleer başlıklı ASMP-A füzeleriyle donatılmış Rafale savaş uçaklarını taşıyabiliyor.

1960’lara kadar oldukça gelişmiş bir atom bombası programına sahip olan İsveç için nükleer politikaya dönüş yolundaki ilk adım, 2024 yılında NATO’ya katılımının tamamlanmasıyla atıldı. O yıl, muhafazakâr Başbakan Ulf Kristersson, savaş zamanlarında İsveç topraklarında nükleer silah konuşlandırma olasılığını bile gündeme getirdi. Bununla birlikte, bu konulardaki kamuoyu tartışması İsveç’te, özellikle sol kesimde, son derece hassas olmaya devam ediyor.

Polonya’da da değişim aynı derecede önemli oldu. Trump’ın yakın bir müttefiki olmasına rağmen, Polonya Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki 15 Şubat’ta televizyona çıkarak kendisini “Polonya’nın nükleer bir projeye katılmasının güçlü bir destekçisi” olarak tanımladı. Avrupa yanlısı hükümetin bir üyesi olan Savunma Bakanı Wladyslaw Kosiniak-Kamysz, “Fransız cumhurbaşkanının açıklığını” övdü. Varşova’da, 9 Mayıs 2025’te imzalanan ve “bir tehdit durumunda” askeri yardım öngören ve sivil nükleer bir bileşen içeren Fransa-Polonya ikili anlaşmasının ardından, potansiyel bir Avrupa nükleer şemsiyesi konusundaki tabu ortadan kalktı.

Letonya Savunma Bakanı Andris Sprūds ise verdiği demeçte, “Ülkelerin egemen tercihlerine saygı duyuyoruz,” dedikten sonra şunları ekledi: “Elbette, Fransız nükleer kapasitesini NATO nükleer kapasitesine mümkün olduğunca entegre etmeye de açığız.”

Almanya’da, uzun süre hayal edilemez gibi görünen Amerikan nükleer şemsiyesinin zayıflaması olasılığı da yavaş yavaş zemin kazanıyor. Şubat 2025 parlamento seçim kampanyası sırasında bu tartışmayı başlatan Şansölye Friedrich Merz, 13 Şubat’ta Münih Güvenlik Konferansı’nda konuyu yeniden gündeme getirdi. Konuşmasında, “Emmanuel Macron ile Avrupa nükleer caydırıcılığı konusunda ön görüşmelere başladığını” belirtti. Aynı gün Foreign Affairs dergisinde yayınlanan bir görüş yazısında ise iki ülkenin “bu yıl ilk somut adımlar konusunda anlaşmaya varmasını” umduğunu söyledi.

Rus tehdidi ve Amerikan istikrarsızlığı karşısında Avrupa’nın caydırıcılığını güçlendirmek için bu sözleri somut eylemlere ve önerilere dönüştürmesi gerekiyor. Ancak ne yazık ki önlerindeki fazla bir zaman kalmadı. 

Related Post

Bir Cevap Yazın

Fika sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin