Sal. Nis 21st, 2026

Bir gün dinlediğin ses sana cevap verir

Mehmet Burak

Üniversiteden yeni mezun olduğum yıllardı. Cerrahi asistanlığın en sert, en uykusuz dönemindeydim. Günler ameliyathane ile nöbet arasında akıyor, arada kalan saatler bir tür kaçış alanına dönüşüyordu. O boşluklarda kendimi dışarı atıyor, Ankara’nın akşamlarına karışıyor, hayatın hızını müzikle dengelemeye çalışıyordum.

Müzik o dönem yalnızca bir eşlikçi değildi. Kim olduğumu anlamaya çalıştığım bir alandı. Bazı gruplar vardı; dinlemekle kalmadığım, araştırdığım, zihnimde büyüttüğüm. Dr. Skull onlardan biriydi. Şarkılarını defalarca dinliyor, gitarların nasıl iç içe geçtiğini anlamaya çalışıyor, o sesin arkasındaki aklı merak ediyordum.

Onu ilk kez Ankara’da, Atakule’nin içindeki bir kitapçıda gördüm.

Elimde Dostoyevski’nin Ecinniler’i vardı. Sayfaların arasında kaybolmuşken başımı kaldırdım. Mağazanın ortasında duruyordu. Kıvırcık saçları, yılların izini taşısa da hâlâ aynı karakteri koruyordu. Üzerindeki pardösü, kaşkol, duruşu… Sanki bulunduğu yerin temposundan bağımsız bir dinginlik taşıyordu. Elinde bir yılbaşı süsü vardı; dikkatle inceliyordu.

Yanına yaklaştım. Üzerimde gündelik kıyafetlerim, zihnimde ise çocukça bir heyecan.

“Affedersiniz,” dedim, “siz Murat Ersöz’sünüz değil mi?”

Gülümsedi.
“Evet.”

Kelimeler birbirine dolanıyordu.
“Dr. Skull’dan… değil mi?”

Bu kez daha geniş bir gülümsemeyle başını salladı.
“Evet, benim.”

Yıllardır kulaklıkta dinlediğim gitar soloları, ezbere bildiğim şarkı sözleri, zihnimde kurduğum o mesafeli hayranlık bir anda somutlaştı. Bir fotoğraf çektirdik. Kısa, sade bir karşılaşmaydı. Benim içinse beklenmedik bir eşikti.


Zaman geçti. Asistanlık, bildiği gibi, hız kesmeden devam etti.

Bir akşam, Ankara’da arkadaşlarımla yürürken bir billboard dikkatimi çekti.
“8 Kasım 2019 – Jolly Joker – Dr. Skull konseri.”

Durup baktım. Bir daha canlı dinleyemeyeceğimi düşündüğüm bir grubun konseri karşıma çıkmıştı. O an, içimde yıllardır yer etmiş bir ihtimal aniden gerçek oldu.

Hemen İstanbul’daki en yakın arkadaşımı aradım. Ertesi gün biletler alındı. Planlar yapıldı. O güne kadar sadece konuştuğumuz, hayalini kurduğumuz müzik, bu kez somut bir randevuya dönüşmüştü.

Konser günü geldiğinde heyecanımız neredeyse çocukçaydı. Salona girer girmez başka bir dünyanın içine düştük. Deri yelekler, motorcular, yıllardır bu müziğin içinde yaşayan insanlar… Tanıdık ama aynı zamanda yabancı bir atmosfer.

Işıklar söndüğünde salonda kısa bir sessizlik oldu. Ardından ilk nota duyuldu.

O an, zamanın içinden çekilip başka bir yere bırakılmış gibiydim. Yıllarca kulaklıkta dinlediğim sesler bu kez karşımdaydı. Şarkılar başladığında gerçeklik ile hatıra arasındaki çizgi inceldi. Sadece müzik dinlemiyordum; yıllar önce kurduğum bir hayalin içine giriyordum.


Yıllar sonra, artık bir uzman doktordum. Yeni bir hastaneye başlamıştım. Şartlar zordu; mesleki tatmin eksikti, gündelik hayat yıpratıcıydı. Sabahları çoğu zaman bir zorunluluk olduğu için değil, evde kalmamak için hastaneye gidiyordum.

Bir gün yemekhanede otururken onu tekrar gördüm.

Aynı saçlar. Aynı sakinlik. Yılların eklediği küçük değişiklikler dışında neredeyse aynıydı. Bu kez yalnız değildim; o da değildi fakat o an, tüm ortam silikleşti.

Yanına gittim.

“Hocam,” dedim, “siz fizik tedavi bölümündesiniz değil mi?”

Şaşırdı.
“Evet.”

“Ben sizin… Dr. Skull’dan hayranınızım.”

Gülümsedi.
“Estağfurullah,” dedi. “Sizin bölümünüz?”

“Kalp damar cerrahisi.”

Kısa bir duraksama oldu. Ardından başını hafifçe eğerek, sakin bir tonla ekledi:
“Arada görüşelim.”

Bu cümle, beklediğimden daha büyük bir etki yarattı. Bir zamanlar uzaktan hayranlık duyduğum biri, artık aynı kurumda çalışan bir meslektaş olarak benimle konuşuyordu. Aradaki mesafe, fark edilmeden kapanmıştı.


Sonraki günler, o cümlenin yarattığı küçük ama sürekli bir beklentiyle geçti.

Hastaneye artık yalnızca rutinin gereği olarak gitmiyordum. Koridorlarda yürürken gözüm istemsizce onu arıyordu. Fizik tedavi bölümünün yerini erkenden öğrenmiş, kapısının önünden birkaç kez geçmiş, içeri girmeye cesaret edememiştim. Bazen kapı açıktı ama oda boştu. Muhtemelen bir konsültasyondaydı; ben ise birkaç dakika geç kalmıştım.

Yeni yıla yaklaşan bir gün, bir benzinlikte ödeme yaparken küçük süslerin satıldığını gördüm. Elime aldığım basit bir yılbaşı süsü, bir anda o ilk karşılaşmayı hatırlattı. Düşünmeden satın aldım.

Bir sabah, kapısını açık bulduğum odasına küçük bir not ve o hediyeyi bıraktım.
“Hocam, sizi bir türlü odanızda bulamadım. Yeni yılınızı en içten dileklerimle kutlarım.”

El yazım kötüydü. Cümle basitti ama içtenliğinden emindim.


Bir süre sonra tekrar karşılaştık.

Bu kez sohbet uzadı. Müzikten konuştuk. Thin Lizzy’den, iki gitarın birlikte yarattığı o özgün yapıdan, sahnede yakalanan dengeden bahsetti. Teknik bir anlatımı vardı ama içinde sıcak bir samimiyet taşıyordu. O an, yıllarca dinlediğim müziğin arkasındaki zihni, bir hastane masasının karşısında tanıyordum.

Zamanla bu karşılaşmalar çoğaldı. Hiçbiri büyük anlar değildi. Fotoğraf çekilen ilk gün kadar dramatik değildi belki ama daha gerçekti. Daha yakındı.


Hayat doğrusal ilerlemez.

Bazı insanlar bir kez girmez hayatına. Doğru zamanlarda, farklı hâllerinle tekrar karşılaşırsın. Bir zamanlar uzaktan baktığın biri, bir gün aynı masada oturur. Bir zamanlar sadece dinlediğin bir ses, bir gün sana cevap verir ve o an, sadece bir karşılaşma değildir.

Kendi hikâyenin nereye geldiğini fark ettiğin bir eşiktir.

Editör adlı kullanıcının avatarı

By Editör

Related Post

Bir Cevap Yazın

Fika sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin