Kanada Başbakanı, dünyanın büyük güçlerine karşı duracak orta güçlerden oluşan bir ittifak çağrısında bulundu.
Donald Trump’ın gözü üç hedefte: Venezuela, Grönland ve ABD’nin kuzey komşusu hem dünyanın en uzun sınırıyla hem de sosyal demokrat değerleriyle ABD’den ayrılan Kanada. Amerikan başkanı, Kanada’yı ülkesinin “51. eyaleti” olmaya davet etti; bu fikir, Kanada’nın 40 milyon vatandaşının çoğunu öfkelendirdi. Kanada ulusal kimliğinin ABD modelini taklit ederek değil, ona karşıt olarak inşa edildiğinin farkında mı? Görünüşe göre değil. Aşağılayıcı açıklamalarına ek olarak, yönetimi gizli bir istikrarsızlaştırma kampanyası yürütüyor. Financial Times, ABD Dışişleri Bakanlığı yetkililerinin, Batı Kanada’da son derece muhafazakâr bir eyalet olan Alberta’nın bağımsızlığını savunan aşırı sağcı bir grup olan Alberta Refah Projesi üyeleriyle birkaç görüşme yaptığını ortaya çıkardı.
Kanada ve ABD arasındaki gerilimler, yakın ekonomik bağlara rağmen, hiç bu kadar belirgin olmamıştı. Ocak ayında Davos’ta, Kanada Başbakanı Mark Carney, mevcut durum hakkında yaptığı güçlü ve vakur konuşmayla manşetlere çıktı. Carney’e göre, ABD ve müttefikleri tarafından kurulan savaş sonrası uluslararası düzen sona eriyor. “Bir geçiş değil, bir kopuşun ortasındayız,” dedi. “Kanadalılar, coğrafyamızın ve ittifak üyeliklerimizin otomatik olarak refah ve güvenlik sağladığına dair eski rahat varsayımlarımızın artık geçerli olmadığını biliyorlar.”
Trump bu duruma çok kızdı. Ertesi gün, Kanada başbakanını (alaycı bir şekilde “Vali Carney” diye adlandırdığı kişiyi) nankörlükle suçladı. Trump’a göre, “Kanada Amerika Birleşik Devletleri sayesinde yaşıyor” ve bu nedenle ABD’ye daha fazla saygı göstermeli.
Carney konuşmasında, Kanada gibi “orta güçlerin” birleşmekten ve büyük güçlere güvenebilecekleri yanılsamasından kurtulmaktan başka çarelerinin olmadığını açıkladı. Orta güçlerin birleşerek kolektif etkilerini artırmaları mükemmel bir fikirdir: Bu, son 60 yıldır Avrupa Birliği’ni şekillendiren temel ilkedir.
Avrupa daha ne kadar ileri gidebilir?
Bu nedenle şu öneri ortaya atıldı: Neden AB’yi Kanada’yı da içerecek şekilde genişletmeyelim? Bu çok mu uçuk bir fikir? Her halükârda, Kanadalılar bu soruyu kendileri de düşündüler. Şubat 2025’te Abacus Data tarafından 1500 kişi üzerinde yapılan bir ankette, ankete katılanların %44’ü bu fikri desteklerken, %34’ü karşı çıktı. 28. AB ülkesi olmak, 51. ABD eyaleti olmaktan daha iyidir!
Şöyle bir itiraz gelebilir: Kanada, AB Antlaşması’nın 49. maddesinin gerektirdiği gibi AB üyeliği için gerekli olan Avrupa ülkesi değildir. Peki “Avrupalı” kelimesi aslında ne anlama geliyor? Bu kelime yalnızca coğrafi bir anlamda anlaşılamaz; aksi takdirde Asya’ya daha yakın olan Kıbrıs AB’nin bir parçası olmazdı. Dolayısıyla bu terim kültürel bir anlamda anlaşılmalıdır.
Carney’nin Mart ayında Paris’te söylediği gibi: Fransız ve İngiliz kökenleri sayesinde Kanada, “Avrupa dışı ülkeler arasında en Avrupalı olanıdır.” Bunu, İngiltere Merkez Bankası başkanlığı yapmış biri olarak deneyimlerinden yola çıkarak söylüyor (bu görev, milliyete değil liyakate göre atanır). Kültürel ve ideolojik olarak Kanada, Avrupa demokrasilerine yakındır: Refah devletine aynı inancı, çok taraflılığa aynı bağlılığı ve ölüm cezasına veya kontrolsüz ateşli silahlara aynı reddi paylaşıyor.
Dahası, Kanada, Birleşik Krallık ile aynı kralı paylaşan bir İngiliz Milletler Topluluğu monarşisidir. Carney henüz Trump’ın yüzüne AB üyeliği başvurusu olasılığını vurmaya cesaret edemedi, ancak ilişkiler bu kadar hızlı kötüleşirken, bu fikir yakında masaya yatırılabilir.
Resmi bir başvuru olmasa bile, Ottawa’nın Çin rejimiyle değil, Avrupa demokrasileriyle bağlarını güçlendirmesi daha akıllıca olurdu. Cazibe ortada: Carney, Davos’a gitmeden hemen önce, Çin’den ithal edilen elektrikli araçlara uygulanan gümrük vergilerini düşürmek için Pekin ile bir anlaşma imzaladı. Trump ise yine öfkelendi; ancak tutarsız davranışlarıyla komşusunu rakip bir gücün kollarına iten kişinin kendisi olduğunu unuttu.
