Calvin Po, The Spectator
Oslo’ya vardığınızda, BarcodeBölgesini görmezden gelmeniz mümkün değildir. Bölge adını, domino taşları gibi yan yana dizilmiş yapı bloklarından alır. Ancak her bir tasarım, basit ve özensiz bir şakadan ibaretmiş izlenimi verir. Norveçliler ise artık bundan bıkmış durumda. Birbiri ardına yaşanan benzer tartışmaların ardından Oslo, şehirlerin giderek çirkinleşmesine karşı yükselen mimari bir başkaldırının merkezlerinden biri hâline geldi. Kentte düzenlenen Mimaride Güzellik İskandinav Sempozyumu, bu “isyanın” planlandığı yıllık bir buluşma noktasına dönüştü.
Kuzey Denizi’nin bu yakasında geleneksel ve klasik mimarinin en güçlü savunucularından biri Kral olmuşken, İskandinavya’daki bu karşı devrime sıradan vatandaşlar öncülük ediyor. Onların şikâyeti yalnızca modernizmin geride bıraktığı fiziksel mirasla (yürünmesi zor kentler, yüksek bloklar ve tarihten kopuk mimari) sınırlı değil; aynı zamanda modernizmin temel ilkelerinin mimari standartları ciddi biçimde aşındırdığına ve bunun tersine çevrilmesi gerektiğine inanıyorlar.
Bu yılki sempozyum, geçen kasım ayında hayatını kaybeden Kuzey İrlandalı mimarlık tarihçisi James Stevens Curl anısına düzenlenen bir törenle başladı. Geleneksel İngiliz tarzını yansıtan dış görünüşünün ve seçkin aksanının ardında, modernizme karşı adeta Ian Paisley’yi andıran öfkeli bir tutum sergiliyor; geleneksel mimari çevrelerinde bu görüşlerini sürekli savunuyordu. Son derece üretken bir yazar olan Curl, modernizmin kurucu ilkelerini sistematik biçimde eleştirdiği Making Dystopia adlı eseriyle tanınıyordu. Bu kitap, mimarlık dünyasının adeta Doksan Beş Tezi niteliğinde görülüyordu.
Klasik mimar Robert Adam’ın yeniden dile getirdiği üzere, modernizmin en zararlı önermelerinden biri şu totolojik iddiadır: “Binalar kendi çağını yansıtmalıdır.” Bu anlayış, bugünü tarihin doğal bir devamı olarak değil, ondan kopuş olarak görür. Oysa modernist yapılar ve fikirler artık yüz yılı aşkın bir geçmişe sahip. Dolayısıyla kendilerini tarihin ötesinde görenler, ironik biçimde, bugün bizzat en çok küçümsedikleri şey olan geleneksel taklitlere dönüşmeye başlıyorlar. Ancak modernizmin “ilk günahı” üzerine yürütülen akademik tartışmalar bana göre yanlış cephede verilen bir mücadele gibi görünüyor. Tarihsel doğruluk, zaten tarihle bağını büyük ölçüde koparmış bir mimarlık kültüründe pek anlam ifade etmiyor. Nitekim kendi mimarlık eğitimim sırasında bana, Bauhaus’un kuruluşundan çok siyah feminist teori üzerine okumalar önerilmişti.
Güzelliğin başka gerekçelerle de savunulması gerektiği düşüncesi yerinde bir yaklaşımdır. Sempozyumda bu gerekçeler arasında beyin bilimi ve yükselen bir disiplin olan nöroestetik de vardı. Sinirbilimci Alexandros Lavdas, göz hareketlerini ve mikro ifadeleri izleyen araştırmalar aracılığıyla aslında apaçık olan bazı gerçekleri ortaya koydu: Beynimiz düzenli bir karmaşıklığa ilgi duyar; başka bir deyişle, her ölçekte iyi bir kompozisyon ve bezemeye çekilir.
Roger Scruton ise estetiği yalnızca nöronların işleyişine indirgemeye kuşkuyla yaklaşıyordu. Ancak “kanıta dayalı politika üretimi” çağında, apaçık görünen gerçekleri kanıtlamak için bile olağanüstü çaba harcamak gerekiyor. Oysa bunun bu kadar yüksek teknoloji gerektirmesi şart değil. Nicholas Boys Smith’in kurduğu Create Streets, görsel tercih anketlerini adeta bir sanat hâline getirdi. İnsanlara masadaki modern tasarım önerileri ile geleneksel bir alternatif arasında seçim hakkı verildiğinde, kamuoyu neredeyse istisnasız biçimde geleneksel olanı tercih ediyor. Halkın bu tartışmasız iradesi, en dar görüşlü şehir plancısını bile kararlarını yeniden gözden geçirmeye sevk edebilmelidir.
Elbette hükümetler de şehir plancılarını doğru olanı yapmaları konusunda destekleyebilir. Create Streets’in, yerel halkın görüşlerini açık kurallara sahip bir tasarım rehberine dönüştüren öncü yaklaşımı, İngiltere genelinde planlama politikasının bir parçası olarak benimsendi. Her ne kadar hükümet değişikliğiyle bu süreç yarıda kalmış olsa da, bugün bu yaklaşım başka siyasetçiler tarafından sürdürülüyor. Bunlar arasında, UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan Bergen kentinin yöneticileri de bulunuyor. Bergen’de yakında inşa edilecek yeni binaların geleneksel tasarım ilkelerine uygun olması zorunlu hâle gelecek.
Geleneksel ve klasik mimarlık sıklıkla pahalı olmakla suçlanır. Lüks konut geliştiricileri açısından bu tartışma çok önemli olmayabilir; ancak uygun maliyetli konut üretimi söz konusu olduğunda mesele hayati önem taşır. Dahası, modernizme yöneltilen eleştiriler çoğu zaman dürüst olmayan bir biçimde sosyal konut fikrine karşı çıkmak olarak yorumlanır. Oysa sempozyum bunun aksini gösteren örnekler sundu. İsveçli tarihçi Jan Ryden Bonmot, 1920’lerde konut kooperatifi ve kredi birliği HSB tarafından Stockholm’de inşa edilen düşük maliyetli konutları örnek gösterdi. Orta katlı bu apartmanlar, dönemin “İsveç Zarafeti” (Swedish Grace) üslubunun en başarılı örneklerindendi: Klasik estetik anlayışının İskandinav sadeliğiyle birleştiği, sıcak toprak tonlarına boyanmış cephelerin sade bezemelerle vurgulandığı yapılar. Bu konut blokları, Avusturyalı şehir plancısı Camillo Sitte’nin fikirlerinden ilham alan hafif düzensiz sokak dokusu içinde konumlandırılmış; kemerli geçitler aracılığıyla avlu bahçelerine pitoresk manzaralar sunacak şekilde tasarlanmıştı.
Klasisizmin kaçınılmaz olarak faşist olduğu yönündeki suçlamaların aksine, HSB’nin tasarımlarına ve çalışma anlayışına derin bir hümanizm hâkimdi. İşçiler kendi konutlarını kendileri inşa ediyor, kendi loncalarını oluşturuyor ve projeleri ortak tasarruflarıyla finanse ediyordu; bu sayede kiralar piyasa fiyatlarının yüzde 40 altında tutulabiliyordu. Güzellik ile ekonomik akılcılık arasındaki bu uyumun mimarı hem HSB’nin ilk genel müdürü hem de baş mimarı olan Sven Wallander’dı. Kimliksiz yüksek katlı blokların sıralanması, seri üretimin ve verimliliğin kaçınılmaz bir sonucu değildi; bilinçli bir tercihti. Ne yazık ki HSB de 1930’lardan itibaren Le Corbusier’nin etkisine kapılarak giderek bu tercihi benimsemeye başladı.
Günümüzde İsveçli mimar Erika Worman, P.A.C.E. bünyesinde yürüttüğü çalışmalarla, tekdüze ve ruhsuz toplu konut üretimiyle tanınan OBOS gibi geliştiricileri, bahçe kent anlayışından ilham alan, insan ölçeğini merkeze koyan mahallelere yeniden yönlendirme konusunda önemli başarılar elde etti. Bunu da söz konusu yaklaşımın aynı maliyetle hayata geçirilebileceğini kanıtlayarak başardı. Ancak karşılaştığı direnç, mahalle sakinlerinden değil; banliyölere ve buralarda yaşamayı tercih eden insanlara yönelik küçümseyici önyargıları içselleştirmiş diğer mimarlardan geldi.
Modernizmin, bezemeyi “gereksiz bir masraf” olarak görerek (hatta Adolf Loos’un ifadesiyle bir “suç” sayarak) mimariden tasfiye etmesi, zanaatkârlığa ağır bir darbe vurdu. Buna rağmen, katedrallerin yüzyıllara yayılan restorasyon süreçleri bu talihsiz yaklaşımın ömrünü aşmayı başardı. Dünyanın en kuzeyindeki Orta Çağ katedrali olan Nidaros Katedrali, tıpkı York Minster’daki atölye gibi kendi restorasyon atölyesine sahiptir. Bu atölye hem taş ustalarını yetiştirip istihdam etmekte hem de Norveç’in taş restorasyonu alanındaki ulusal merkezi olarak görev yapmaktadır.
İngiliz taş ustası Chris Pennock, özellikle eğitim kurumlarının benimsediği aşırı resmîleştirilmiş ve gereksiz ölçüde akademikleştirilmiş eğitim anlayışının da etkisiyle, mesleki bilginin önemli bir kısmının çoktan kaybolmuş olmasından yakınıyor. Usta ahşap oymacısı Clunie Fretton ise bu bilginin tamamen yok olmadığını; tarihî ahşap oymalardaki keski ve alet izlerinde yaşamaya devam ettiğini, dikkatle incelenip tersine mühendislik yoluyla yeniden keşfedilmeyi beklediğini savunuyor. Öte yandan taş ustalığından demirciliğe geçen Magnus Vartdal, Nidaros Katedrali’nin yeni kapıları için dövme demir işçiliğini üretiyor. İnce neo-Orta Çağ kıvrımlarıyla bezenecek bu demir işçiliği, yaklaşık bir ton ağırlığındaki meşe kapıları taşıyacak; bu da bir demircinin üstlenebileceği en zorlu işlerden biri anlamına geliyor. Sergilenen kusursuz deneme parçasında, zarif yaprak kıvrımları arasına ustalıkla yerleştirilmiş ince ejderha başları görülüyordu; bunlar, eski ahşap direkli Norveç kiliselerinde (stave churches) rastlanan İskandinav motiflerini çağrıştırıyordu. Kaybolmaya yüz tutmuş bu zanaat bilgisinin yeniden canlandırılması, ancak bu tür gerçek projelerde, uygulama sırasında deneme-yanılma yoluyla mümkün olabiliyor.
Konferansa katılan mimarların her biri, üniversitede kendilerine öğretilenleri önce sorgulayıp bir anlamda unutmak zorunda kalmıştı. Çünkü geleneksel mimarlığa ilgi duyan öğrenciler, çoğu zaman bu eğilimlerinden vazgeçmeleri için baskı görüyordu. Bunlar arasında, Britanya Geleneksel Mimarlık Grubu’nun yeni başkanı olmaya hazırlanan Russell Taylor da vardı. Taylor için klasik düzenlerin oranları ve silmelerin biçimlendirilmesine ilişkin ilkeler, Cordingley, Gibbs ve Palladio’nun hazırladığı, bir zamanlar vazgeçilmez sayılan el kitaplarında yeniden keşfedilmeyi bekliyordu.
İster bilinçli ister kendiliğinden gelişmiş olsun, bu gelenekçi canlanma hareketi, dikkat çekici biçimde modernistlerin bir zamanlar kullandığı yöntemlere benziyor. Bu sempozyumlar, vaktiyle Avrupa’yı etkisi altına alan Uluslararası Modern Mimarlık Kongreleri’nin (Congrès Internationaux d’Architecture Moderne – CIAM) adeta günümüzdeki bir yankısı niteliğinde. Modernistlerin de çok iyi kavradığı gibi, bir sonraki kuşağı kazanmak belirleyici önem taşıyor. Bu açıdan Britanya öncü bir konumda bulunuyor. Çünkü Avrupa’da, klasik mimarlık dilini öğrenerek mimarlık diploması alınabilen akredite programlardan birine sahip olan ender ülkelerden biri. Timothy Smith ve Jonathan Taylor, 2011 yılından bu yana Kingston Üniversitesi’nde bu anlayış doğrultusunda eğitim veriyor. Bu, son seksen yıl içinde açılan ilk programdı. Yakında ise Cambridge Üniversitesi ile King’s Foundation da geleneksel mimarlık alanında yeni bir yüksek lisans programı başlatarak aynı yolu izleyecek.
Norveçli öğrenciler ise bu hareketin ruhuna uygun biçimde büyük ölçüde kendi çabalarına güvenmek zorunda kaldılar. Trondheim’da Akantus adlı bir öğrenci topluluğu kurdular. 2024 yılında sulu boya mimari çizim üzerine kendi kendilerine düzenledikleri derslerle başlayan girişim, kendilerine destek veren Profesör Branko Mitrovic’in katkısıyla zamanla resmî bir üniversite dersine dönüştü. Böylece öğrenciler, klasik mimarlık alanında hazırlanmış portfolyolarla mezun olmaya başladılar. Bir kuşak önce öğrenciler klasik mimarlık müfredatını protesto ederek üniversiteleri terk ediyordu; bugün ise tam tersine, böyle bir eğitimin verilmesini talep ediyorlar.
Sempozyumda sergilenen bu öğrencilerin çizimleri, değişimin yönünü açıkça ortaya koyuyor. Geçen yüzyılın Beaux-Arts öğrencilerinin —hatta yalnızca giriş sınavları için hazırladıkları— olağanüstü eskizleri, içinde yaşadığımız yüzyılın üretimlerini bile gölgede bırakacak nitelikte. Bununla birlikte, bugün yeniden filizlenen bu girişimlerde, bir gün yaprak motifleriyle bezeli klasik sütunların yeniden yükselebileceği yeni temellerin atıldığına tanıklık ediyoruz.
