Per. Tem 2nd, 2026

Almanya artık “Avrupa’nın lokomotifi” değil

Almanya ekonomiden futbola kadar derin bir krizin içierisinde. 2014 Dünya Kupası’nı kazanan genç, dinamik ve mücadeleci Alman Milli Takımı artık yok. Yerini, korkak bir oyun sergileyen ve kimlik arayışı içindeki bir ekip aldı. Bu tablo ise dijital çağda hâlâ analog kalan, ekonomisi zorlanan ve aşırı sağın hayaletlerinin yeniden ortaya çıktığı bir ülkenin simgesine dönüştü.

Bir zamanlar futbol için “11’e 11 oynanır, sonunda kazanan Almanya olur” sözü söylenirdi. Bu ifade, İngiliz futbol adamı Gary Lineker’a aitti. Bir zamanlar Almanya için “Avrupa’nın lokomotifi” denirdi; bunu da neredeyse herkes kabul ederdi. Ancak bugün Almanya çıkmaza girmiş durumda.

Eskiden Avrupa ekonomisini sürükleyen ve Avrupa ile Dünya şampiyonalarında neredeyse her zaman son aşamalara kalan Almanya artık yok. Ülke bugün, morali bozuk, karamsar, korku içinde yaşayan ve kimliğini yitirmiş bir görüntü veriyor. Bunu görmek için Paraguay karşısında alınan yenilgiye ya da ABD’de düzenlenen Dünya Kupası’na bakmaya gerek yoktu; futbol sadece bu gerçeği bir kez daha gözler önüne serdi.

Elbette bunu söyleyecek son ülkelerden biri İtalya. Çünkü İtalya Dünya Kupası’na katılmayı bile başaramadı. Üstelik düşük büyüme ve azalan doğum oranları nedeniyle karamsarlık artık ülkenin genel ruh haline dönüşmüş durumda. Ancak Almanya’daki kriz çok daha dikkat çekici. Çünkü söz konusu olan, nüfusu, ekonomik gücü ve uzun yıllar örnek gösterilen toplumsal uyum modeliyle Avrupa’nın lider ülkesi. Alman Milli Takımı da bu toplumsal modelin sahadaki yansıması olarak görülüyordu.

Bu modelin son büyük başarısı 2014 Dünya Kupası’nda yaşandı. İtalya Milli Takımı Mangaratiba kıyılarında kamp yaparken, Almanya ülkenin siyahi nüfusunun yoğun olarak yaşadığı Salvador de Bahia’yı üs seçmişti. Almanlar burada sıfırdan bir spor tesisi inşa etti ve turnuvanın ardından bu tesisi yerel halka bağışladı. Her gün okullardan öğrenci gruplarını ağırlıyor, favela çocuklarıyla top oynarken ve capoeira yaparken objektiflere poz veriyorlardı.

Bu sempati kampanyası büyük başarı getirdi. Brezilyalı taraftarlar tribünlerde Almanya’yı destekledi. Almanya’nın ev sahibi Brezilya’yı tarihi 7-1’lik skorla mağlup ettiği karşılaşmada bile taraftarlar kendi futbolcularını protesto ederken Alman takımını alkışladı. Arjantin ile oynanan finalde ise neredeyse tüm Brezilya Almanya’nın şampiyon olmasını istedi ve Mario Götze’nin golüyle bu dilek gerçekleşti.

O dönem Almanya; genç, dinamik, hızlı ve çok kültürlü bir takımdı. Türk, Arap ve Afrikalı göçmen kökenli futbolcuların önemli katkı sunduğu ekip, sade ama kendinden emin bir futbol oynuyor, ülkenin dinamizmini ve özgüvenini sahaya yansıtıyordu.

Sonra ise hiçbir şey gelmedi. Almanya, sonraki Dünya Kupaları’nda başarısız oldu; iki yıl önce kendi evinde düzenlenen Avrupa Şampiyonası’nda da beklentileri karşılayamadı. Daha da önemlisi, Almanya sadece sporda değil, toplum olarak da kendisini kaybetmeye başladı.

Bunu görmek için Berlin’in bir zamanlar Avrupa’nın kalbi sayılan Mitte semtinde akşam yürüyüşü yapmak yeterli. 1990’larda kentin en canlı bölgesi olan bu merkezde bugün bazı tarihi mekânlar kapanmış, bazıları boşalmış, bazıları ise ruhunu yitirmiş durumda. Almanya, birleşmeyle birlikte yeniden kazandığı özgüveni de kaybetmiş görünüyor. Bu durum önce toplumsal bir olgu olarak ortaya çıktı; ancak etkileri artık siyasetin merkezinde de hissediliyor.

Bir dönem Almanya Avrupa’nın en istikrarlı ülkesiydi. Ülke 39 yılda sadece üç başbakan gördü. Her anlamda dev bir figür olan Helmut Kohl’un ardından sosyal demokrat Gerhard Schröder, iş gücü piyasasını daha esnek hale getiren reformları yaptı. Hristiyan demokrat Angela Merkel ise bunun meyvelerini topladı ve büyümeyi son derece pragmatik bir sisteme dayandırdı: Güvenlik Amerika’dan, enerji Rusya’dan, işlenmiş ürünler ise Çin’den geliyordu.

Ancak artık koşullar değişti. Donald Trump’ın liderliğindeki ABD geri çekildi, Vladimir Putin’in Rusyası her zamankinden daha düşmanca bir çizgiye geldi. Çin ise hem daha uzak hem de daha tehditkâr bir aktöre dönüştü. Merkel dönemi sona erdikten sonra Almanya yeni bir lider bulamadı; hatta yeni bir “anne” bile çıkaramadı.

Olaf Scholz’un kendisini “yeni Şansölye” olarak tanımlaması da sonuç vermedi. Şimdi Friedrich Merz’in de benzer bir yola girdiği düşünülüyor. Bu sırada göç ve entegrasyon karşıtı söylemleriyle öne çıkan AfD, birçok eyalette birinci parti haline geldi. Parti, 2014’te Almanya’yı dünya şampiyonluğuna taşıyan ve çok kültürlü yapısıyla övgü toplayan milli takımın temsil ettiği entegrasyon anlayışını ise kesinlikle savunmuyor.

Ancak en derin kriz ekonomide yaşanıyor. Almanya, dijitalleşen dünyada hâlâ analog kalan bir ülke görüntüsü veriyor. Bir zamanlar ülkenin gurur kaynağı olan otomotiv sektörü ciddi bir darboğazdan geçiyor. Bunun nedeni yalnızca, Avrupa Komisyonu’nun Alman Başkanı Ursula von der Leyen döneminde uygulamaya konulan yeşil dönüşüm politikaları değil; aynı zamanda Asyalı üreticilerin artan rekabeti ve yeni kuşakların otomobile eskisi kadar ilgi göstermemesi. Ancak her kriz gibi bunun da önemli bir psikolojik boyutu bulunuyor. Spor ise her ne kadar farklı bir alan olsa da siyaset ve toplumdan hiçbir zaman tamamen bağımsız olmadığı için bu ruh halinin en görünür göstergelerinden biri haline geliyor.

Almanya, ABD’de düzenlenen Dünya Kupası’na sönük, etkisiz ve özgüvenini kaybetmiş bir görüntüyle geldi. Takımın sembol isimlerinden, Bayern Münih’in efsane kalecisi Manuel Neuer’in sessiz vedası da bunun bir göstergesi olarak değerlendiriliyor. Paraguay karşısındaki renksiz performans, korkak, çekingen ve kararsız kullanılan penaltılarla en kötü şekilde sona erdi. Oysa Alman futbolunu yıllarca farklı kılan, II. Dünya Savaşı’nın yıkımından yalnızca dokuz yıl sonra dünya şampiyonu olmasını sağlayan ve ülkeyi yedi kez daha Dünya Kupası finaline taşıyan o acımasız kazanma hırsıydı.

Elbette Almanya yeniden ayağa kalkacaktır; yalnızca futbolda değil, genel olarak da. Avrupa’nın merkezindeki konumunu koruyan ülke hâlâ büyük bir ekonomik güç. Ekonomisi yavaşlamış olsa da gayrisafi yurt içi hasılası Japonya’yı geride bırakmış durumda. Almanya’nın aşırı sağın iktidara gelmesine gerek kalmadan yeniden toparlanmasını sağlayacak kaynakları ve liderleri bulacağına inanılıyor. Ancak bugün ortaya çıkan tablo, aydınlık değil, karanlık tonların ağır bastığı bir fotoğraf sunuyor.

Teselli sayılabilecek tek gelişme ise aynı gece Avrupa futbolunun bir başka köklü gücü Hollanda’nın da turnuvaya veda etmesi oldu.

Hollanda’nın Dünya Kupası’nın favorileri arasında olmadığı biliniyordu. Ancak Fas karşısında oyunun büyük bölümünde etkisiz kalması yine de şaşkınlık yarattı. Kuşkusuz Fas son derece güçlü bir takım; bunu Katar’da kanıtlamıştı, şimdi de ABD’de gösteriyor. Buna rağmen Hollanda’nın savunmaya çekilip kontratak futbolu oynaması, geçmişte İtalya’nın benimsediği oyun anlayışını hatırlatması dikkat çekti.

Bu manzara, akıllara 1974 Dünya Kupası finalini getirdi. Franz Beckenbauer’in Almanya’sının Johan Cruyff’lu Hollanda’yı yenmesinden, Almanlar dışında sevinen tek isimlerden biri İtalyan gazeteci Gianni Brera olmuştu. Brera, o gün “çalışkan Alman karıncalarını” “Hollandalı ağustos böceklerine” tercih etmişti. Oysa o Hollanda takımı, futbol tarihini değiştiren eşsiz bir ekipti.

“Portakallar” daha sonra 1978’de Mario Kempes’li Arjantin’e, 2010’da ise İspanya’ya Dünya Kupası finallerini kaybetti. Buna rağmen yarım yüzyıl boyunca Avrupa futboluna Johan Cruyff, Johan Neeskens, Ruud Krol, Marco van Basten, Ruud Gullit, Frank Rijkaard, Ruud van Nistelrooy, Wesley Sneijder ve Clarence Seedorf gibi sayısız yıldız kazandırdı. Ancak 1988 Avrupa Şampiyonası’nda Van Basten’in unutulmaz vole golüyle gelen şampiyonluk dışında, sahip olduğu futbol mirasının karşılığını tam anlamıyla alamadı.

Bugün Almanya ve Hollanda gibi Avrupa futbolunun iki köklü ülkesinin aynı anda turnuvaya veda etmesi, yaşlı kıta üzerindeki karamsarlığı daha da artırıyor.

Öte yandan İspanya, Fransa ve Portekiz gibi ülkeler, göçmen kökenli futbolcuların katkısıyla milli takımlarını giderek daha da güçlendiriyor. Bu durumun tartışma yaratması kaçınılmaz görünüyor. Çünkü bugün Avrupa’nın birçok ülkesinde en güçlü siyasi hareketler göç karşıtı partiler. Buna karşın spor, bu konuda siyasetin önünde ilerlemeyi sürdürüyor.

Editör adlı kullanıcının avatarı

By Editör

Related Post

Bir Cevap Yazın

Fika sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin