Cum. May 1st, 2026
Screenshot

Mehmet Burak

Bazen yazmıyorum. Herhangi bir gerekçe üretmeden, yalnızca istemediğim için.

Kulağa şımarık gelebilir. İçimde böyle bir tarafın varlığını inkâr etmiyorum. Mutluluğu önceleyen, anın içinde kalmayı seçen bir yön bu. Katı bir disiplinle kurulan yazma rutininin yaratıcılığı körelttiğini hissettiğim anlar oluyor. Büyük bir yazma deneyimine sahip olduğum söylenemez; buna rağmen hislerime kulak vermek, kendime tanıdığım bir özgürlük alanı.

Bu sabah da öyle başladı. Hafta içi alışkanlığıyla kahvaltı hazırlandı, acı toz kahvenin üzerine kaynar su döküldü, fincanın soğuması beklenirken birkaç video izlendi. Son günlerde merak uyandıran Hristiyanlık üzerine Türkçe bir kanalın haftalık yayınıydı. Roman dosyasını açma fikri akla gelmedi. “Bugün yazmasam ne olur” sorusu, neredeyse bir izin kâğıdı gibi önüme kondu. Kendimi zorlamanın getireceği kuruluğu göze almak yerine, yazmamayı seçtim. Günün tadına karışan küçük bir kaçış.

Rutinlerle yaşadığım doğru. Aynı ölçüde o rutinlerin zaman zaman daraldığı da doğru. Böyle anlarda müziğe, tarihe, gastronomiye, başka uğraşlara yönelmek bir kaçış değil yalnızca; aynı zamanda bir onarım biçimi. Kendine verilen küçük bir ödül.

Bazen de yazının kendi koyduğu sınırı var. Beş yüz kelimeyi tamamladıktan sonra hastanenin girişindeki büfeden alınan çıtır bir Ankara simidi, bu sınırın karşılığına dönüşür. Bu aralar spora başlanmış, diyet yapılırken o küçük ödüller de ertelenir. Yine de ritüelin hatırası kalır.

Kahve yarılanınca hazırlanıp çıkıldı. Kapı açılır açılmaz Şanslı yine kaçtı. İki yaşından beri değişmeyen bir alışkanlık bu: kapının aralığından sızıp üst kattaki komşunun kapısında beklemek, ardından kucağa alınıp geri dönmek. Evler değişti, davranış değişmedi. Diğer kediler içeri alındı, kapı kapandı. Uğur Önür’ün şen ezgileri eşliğinde, güneşin aynalardan göz almasına aldırmadan, orta şeritte sakin bir sürüşle hastaneye varıldı.

Bu kez poliklinik odası değil, alt kattaki doktor odası seçildi. Bilgisayar açıldı. Yazılmayan günün içinde, yazı kendini buldu.

Başlık “neden yazmıyorum” diye atılmıştı. Metin ilerledikçe bu başlığın tam karşılığını taşımadığı anlaşıldı. Yazmamak üzerine düşünürken bile yazmak, bu eylemin kaçınılmazlığını gösteriyor. Mesele, uzun bir roman mı yazıldığı, yoksa kısa bir anının mı kayda geçirildiği değil. Mesele yazının kendisi.

Yazmak, en rahat ifade biçimi olarak varlığını koruyor. Bir rutine dönüştüğünde, mekanikleştiğinde ya da katı bir disiplinin parçası haline geldiğinde, o büyük projeden uzaklaşma başlıyor. Yine de yazı tamamen terk edilmiyor. Kaçınılan şey yazının kendisi değil; biçimi, zorunluluğu, yükü.

Yazmadığını sandığın anlarda bile yazmaya devam etmek, belki de bu yüzden.

Yazı bir alışkanlıktan fazlası. Bir hobi olmaktan da öte. Kendini olduğu gibi anlatmanın yolu. Bir dostla konuşur gibi, düşünceleri ekranın yüzeyine bırakmak, kaydetmek, içeride olanı görünür kılmak.

Sebep yine aynı yere çıkıyor: ihtiyaç.

Düşünme sürdükçe, var olma çabası devam ettikçe yazı da varlığını sürdürecek gibi görünüyor. Yazmamaya karar verilen günlerde bile bir yerden sızan cümleler, bu ilişkinin kopmadığını hatırlatıyor.

Yazıdan kaçış yok.

Bundan sonra da olmayacak.

21.04.2026

Editör adlı kullanıcının avatarı

By Editör

Related Post

Bir Cevap Yazın

Fika sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin