Son zamanların popüler kavramı olan bencillik hakkında ben de birkaç cümle kurmak istiyorum çünkü bu kavram artık sadece bir karakter özelliği değil; bir yaşam biçimi, bir savunma mekanizması, hatta kimi zaman bir “başarı stratejisi” olarak karşımıza çıkıyor.
Eskiden bencillik, daha çok ayıplanan, törpülenmesi gereken bir şeydi. İnsan kendini geri çeker, başkasını öncelemeyi bir erdem sayardı. Bugün ise durum daha karmaşık. Artık “kendini seçmek”, “önce ben demek”, “sınır koymak” gibi ifadelerle birlikte bencillik neredeyse yeniden tanımlandı. Bu yeni dil, ilk bakışta güçlendirici görünüyor ama bir yerden sonra ince bir çizgi beliriyor: Kendini korumakla başkasını yok saymak arasındaki o görünmez eşik.
Sorun tam da burada başlıyor. Modern bencillik, çoğu zaman kendini haklı bir yerden kuruyor. “Ben buna layığım” cümlesi, fark edilmeden “sen buna katlanmalısın”a dönüşüyor. Empati yerini gerekçeye, ilişki yerini bireysel konfora bırakıyor ve bu dönüşüm öyle gürültülü değil; aksine oldukça sessiz, oldukça kabul görür şekilde ilerliyor.
Birine geç kalmak artık “yoğundum” ile açıklanıyor, birini kırmak “ben böyleyim” ile meşrulaştırılıyor, bir ilişkiden çekilmek “kendimi seçtim” ile yüceltiliyor. Bunların her biri tek başına anlaşılabilir ancak bir araya geldiklerinde başka bir tablo ortaya çıkıyor: Herkesin kendini merkeze koyduğu, ama kimsenin gerçekten görülmediği bir dünya.
Bencillik, bu haliyle yalnızca bir tercih değil; aynı zamanda bir kaçış. Sorumluluktan, yüzleşmeden, bazen de incitme ihtimalinin yükünden kaçış. Başkasını düşünmek, onun duygusunu hesaba katmak, kendi alanını biraz daraltmayı gerektirir. Oysa modern dünyanın hızında ve rekabetinde, daralmak bir zayıflık gibi sunuluyor.
Bu noktada şunu gözden kaçırıyoruz: Sürekli genişleyen bir “ben”in içinde kimse uzun süre yaşayamaz. İlişkiler, yalnızca sınırlarla değil, aynı zamanda esneklikle ayakta kalır. Herkesin haklı olduğu bir yerde, kimse birbirine iyi gelmez.
“Bana hak, sana müstahak” tam da bu ruh halinin cümlesi gibi. Kendi davranışlarımızı gerekçelendirirken başkalarınınkini yargılamak, kendi kırılganlığımıza anlayış beklerken başkasınınkini küçümsemek… Bu, fark edilmeden kurulan bir üstünlük hali ve en tehlikelisi de bu: İnsan kendini kötü hissetmeden bencil olabilir hale geliyor.
Belki de mesele bencillik ya da fedakârlık arasında bir seçim yapmak değil. Mesele, kendini korurken başkasını silmemek. Kendi sınırlarını çizerken başkasının alanını işgal etmemek çünkü gerçek denge, “ben” ile “biz” arasındaki o hassas yerde kuruluyor.
Belki de en zor soru şu: Kendimizi seçerken, gerçekten neyi kaybediyoruz?
