Cts. Tem 4th, 2026

‘Bu film beni hem heyecanlandırıyor hem de mahvediyor’: Olivia Wilde ve Edward Norton, seks komedisi The Invite üzerine konuşuyor

Catherine Shoard, The Guardian

Evlilikte cinsel hayatın sönüşünü konu alan filmleri, bu yazın en çok konuşulan ve en komik yapımlarından biri olmaya aday. Yönetmeni ve başrol oyuncusu; kendinden nefret etme, psikoseksüellik ve beklenmedik patlamalar hakkında konuşuyor.

Haftanın başında Edward Norton, Los Angeles’tan Londra’ya gece uçağıyla geldi. Ertesi gün kendini o kadar kötü hissediyordu ki masaj yaptırmaya karar verdi.

“Uzun zamandır masaj yaptırmamıştım,” diyor. “Neredeyse ağlamaya başlayacaktım. Bir anda ‘Ah! Oh!’ diyorsunuz.”

Benzer sesleri, yeni filmi The Invite gösterilirken sinema salonlarından da duyduğunu söylüyor. Film, evliliğin cinsel yaşam üzerindeki yıkıcı etkisini konu alıyor.

“İnsanlar neredeyse gözyaşlarına boğuluyor. ‘Beni gerçekten gördüğünü hissettiren, yetişkinlere hitap eden böylesine iyi bir kahkahayı uzun zamandır atmamıştım’ diyorlar.”

Bronz teni ve rahat tavrıyla gülümsüyor.

“Çoğu insan ilişkisindeki sorunların içinde kendini yapayalnız hisseder; sanki bu problemleri yaşayan sadece kendileriymiş gibi kaygılanır. Oysa bunların evrensel olduğunu görmek büyük bir rahatlama sağlıyor. Kendinizi affetmenize yardımcı oluyor.”

Yanında oturan rol arkadaşı ve filmin yönetmeni Olivia Wilde başını sallayarak ona katılıyor.

“En sevdiğim seyirci kahkahası,” diyor, “şu anlama gelen kahkahadır: ‘Ben bunu yaşayan tek kişi olduğumu sanıyordum!’ Böyle ha ha ha… aaah diye devam eder; içinde hafif bir iç çekiş vardır. Size çok kişisel gelen bir şeye güldüğünüzü duyup ardından başkalarının da aynı şekilde güldüğünü görmek, hissettiğiniz o sessiz utancı bir anda hafifletiyor.”

The Invite tarafından görülmek ve kendinizi görülmüş hissetmek arındırıcı bir deneyim. Ama aynı zamanda pek de gurur okşayıcı değil.

Wilde, hayal kırıklığı yaşayan sanatçı Angela’yı canlandırıyor. Angela, başarısız müzisyen Joe (Seth Rogen) ile evli. On iki yaşında bir kızları var; fakat paylaştıkları tek şey neredeyse bu çocuk. Kızları bir arkadaşında kalmaya gittiğinde Angela, üst katta oturan komşuları—karizmatik eski itfaiyeci Hawk (Norton) ve terapist sevgilisi Piña’yı (Penélope Cruz)—akşam yemeğine davet ediyor.

Akşamın planlandığı gibi gitmediğini söylemek spoiler sayılmaz. Hatta hiç iyi gitmiyor. Filmi, Who’s Afraid of Virginia Woolf?‘un çok daha cesur ve BDSM öğeleri eklenmiş bir versiyonu olarak düşünebilirsiniz.

Dört karakter arasında gerçekten örnek alınabilecek tek kişi muhtemelen Piña. Bunun nedeni de onun, filmin danışmanı olan Belçika doğumlu, Manhattan’da yaşayan psikoterapist Esther Perel’in adeta bir temsilcisi olması.

Piña, Perel’in en önemli fikirlerinin çoğunu dile getiriyor. Bunların en dikkat çekeni ise şu: Her ilişki bir gün sona erer; ancak bazen aynı kişiyle yeniden başlayabilir. Filmde açıkça söylenmese de hissedilen bir başka Perel düşüncesi ise “yatak odasının ölümü”nün Amerikan rüyasının kaçınılmaz bir yan ürünü olduğu.

Wilde bu yoruma hemen katılıyor.

“Amerikan kültüründe çok güçlü bir görev bilinci var: ‘Bu evliliği başlattım, bitireceğim; ne olursa olsun sürdüreceğim.’ Kültürümüzün püriten kökleri yüzünden sadece hazza değer vermek ayıp sayılmıyor; aynı zamanda başarısızlığı kabul etmek de utanç verici görülüyor.”

Böyle bir toplumda kadınlar için ise, diyor Wilde, hâlâ “evlilik başlı başına bir başarı göstergesi. Size güvenlik sağlayan ve başarı hissi veren bir sözleşme imzalamış oluyorsunuz. Haz almak ve bu hazzı keşfetmeye devam etmek ise aileyi bir arada tutmanın gerisinde kalıyor.”

Hem Wilde’ın hem de Norton’ın ikişer çocuğu var. Wilde’ın çocukları eski eşi Jason Sudeikis’ten; Norton ise 14 yıllık eşi, yapımcı Shauna Robertson ile evli.

Wilde, Perel’i özetleyerek sözlerini sürdürüyor:

“Fransa’da küçük çocuğu olan bir aile gördüğünüzde, insanlar doğal olarak ‘Bu insanlar seks yapıyor; sonuçta bu çocuk öyle dünyaya geldi’ diye düşünür. Amerika’da ise tam tersi bir algı var: ‘Bu insanların küçük çocukları olduğuna göre artık seks yapmıyor olmaları gerekir.’ Bu düşünce, cinsel keşfin sona erdiği ve kadınlığın çok daha fazla görev duygusu ile bakım verme rolü üzerinden tanımlandığı bir anlayışı yansıtıyor.”

The Invite, İspanya çıkışlı bir tiyatro oyunundan uyarlanmış; daha önce İtalya, İsviçre, Fransa ve Güney Kore’de de sinemaya aktarılmış olmasına rağmen, oldukça Amerikan bir film hissi veriyor. Bunun nedeni yalnızca hikâyenin San Francisco’da geçmesi ve Kaliforniya’nın en ünlü seks terapistlerinden birinden ilham alması değil; aynı zamanda oyuncu kadrosunun, senaristler Rashida Jones ve Will McCormack ile birlikte senaryoyu iki hafta boyunca atölye çalışmalarıyla geliştirmiş olması.

Norton’a göre, oyuncuların kendi takıntılarını ve deneyimlerini hikâyeye katmaları hem kolay olmuş hem de kendilerini savunmasız hissettirmemiş.

“Aramızda zaten uzun zamandır oluşmuş bir rahatlık ve güven vardı,” diyor. Oyuncular birbirlerini önceden tanıyordu; Norton ile Seth Rogen daha önce yetişkinlere yönelik animasyon filmi Sausage Party‘de birlikte çalışmıştı. The Invite da o filmin müstehcen mizahından izler taşıyor.

Çekimler sırasında bolca doğaçlama yapılmış. Çok komik espriler, fiziksel komedi sahneleri ve hatta Hawk karakterinin adının nereden geldiğini anlattığı son derece etkileyici konuşma bile doğaçlamaymış.

Norton, Wilde’ın buna izin vermesine hâlâ şaşırıyor.

“Yönetmenler kolay kolay ‘Bu önemli sahnede ne yapacağını bana söyleme’ demez.”

Üstelik çekimler 35 mm filmle yapılırken.

“Aslında Seth’in de buna razı olmasına şaşırıyorum. Seth çok sistemli ve son derece titiz çalışan bir oyuncudur.”

Aradan bir yıldan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen, 56 yaşındaki Norton hâlâ o çekim sürecinin heyecanını taşıyor gibi görünüyor. Konuşurken sık sık gülmeye başlıyor ve filmdeki en sevdiği replikleri paylaşıyor.

Çekimler sırasında “akış hâline” girdiklerini, filmin gerçekten ortaya çıkmaya başladığını fark ettiklerinde büyük bir coşku hissettiklerini anlatıyor. Bunu açıklamak için bir caz dörtlüsü benzetmesi bile yapıyor.

“Elli’den fazla filmde oynadım,” diyor, “ama bu, kronolojik sırayla çektiğim ilk filmdi.”

Üstelik tek bir mekânda ve yaklaşık üç haftada tamamlanmış.

“Eğer sahneler sırasız çekilseydi, hikâyenin o doğal yükselişi asla oluşmazdı. Çok daha temkinli davranırdık. Oysa kronolojik çekim, finale doğru katman katman büyüyen anlatı üzerinde inanılmaz güçlü bir etki yarattı.”

Wilde ona bakarak gülümsüyor. Belirgin yüz hatları ve geyik yavrusunu andıran gözleriyle adeta ışıldıyor.

“Bu deneyim beni hem inanılmaz heyecanlandırdı hem de mahvetti,” diyor.

“Çünkü bir daha buna benzer bir çalışma ortamı yaşayabileceğimi sanmıyorum. Herkesin bu kadar aynı frekansta olduğu bir ekip bulmak çok zor. Hatta bir daha hiç film çekmesem bile bununla yetinebileceğimi hissediyorum.”

Ancak görünen o ki The Invite, Wilde’ın son filmi olmayacak.

Film, ocak ayında Sundance Film Festivali’nde prömiyer yaptıktan sonra, birkaç şirket arasında yaşanan teklif savaşının ardından A24 tarafından 12 milyon dolara (yaklaşık 9 milyon sterlin) satın alındı. Şimdi ise hem eleştirmenlerden tam not alan, hem gişede başarı kazanan hem de ödül sezonunun iddialı yapımlarından biri olarak gösteriliyor.

Hatta Wilde’ın 2019 tarihli yönetmenlik çıkışı Booksmart‘ın gördüğü büyük övgüyü bile geride bırakmış durumda. Bu başarı, eleştirmenleri de seyircileri de Harry Styles hayranlarını da memnun edemeyen ikinci filmi Don’t Worry Darling‘in (2022) kötü hatırasını neredeyse tamamen siliyor. Wilde ile filmdeki rol arkadaşı Harry Styles birkaç yıl boyunca birlikte olmuştu ve Wilde, ilişkileri sırasında maruz kaldığı yoğun medya ilgisini daha sonra sert sözlerle eleştirmişti.

“Ben, hikâye anlatıcılığının insana terapinin bile tam anlamıyla ortaya çıkaramayacağı duyguları yaşatabileceğine inanıyorum,” diyor Wilde.

“Kendi oyunculuğum bile beni şaşırttı. İçimden, planlamadığım şeyler adeta patlayarak çıkıyordu.”

Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, Angela’nın kendine “aptal lanet bir kaltak” dedikten hemen sonra Hawk’a dönüp “İyiyim, sadece iç sesim böyle konuşuyor,” dediği sahne.

Wilde, bu anın dolaylı biçimde yakın zamanda hayatını kaybeden Diane Keaton’a bir saygı duruşu olduğunu söylüyor. Film de zaten Keaton’a adanmış.

“Tanıdığım insanlar arasında kendisini en çok küçümseyen kişi muhtemelen oydu. Özellikle canlandırdığı unutulmaz karakterlerde, insanın kendi kusurlarını acımasız ama aynı zamanda son derece kırılgan bir açıklıkla fark etmesi hâli vardı.”

İkili, 2015 yapımı Christmas with the Coopers filminde anne-kızı canlandırmıştı. Angela karakteri de Keaton’ın oyunculuğundan pek çok iz taşıyor. Aynı şekilde film, Woody Allen’ın en başarılı söz düellolarıyla dolu komedilerinden ve Mike Nichols’ın en sivri işlerinden de ilham alıyor.

Dolayısıyla Angela’nın ağzından çıkan o küfürlü cümle, Annie Hall‘daki tenis sonrası sahnede Keaton’ın kendi kendine “Ne salakmışım” diye söylenmesinin modern ve daha sert bir mirasçısı sayılabilir.

Norton’a göre o sahne yalnızca Diane Keaton’ın ünlü “la-di-da” deyişinin ve klasik şapka, kravat, yelek ve bol pantolon kombinasyonunun ilk kez görüldüğü an değil—Wilde’ın bugün giydiği kıyafette de bu tarzın izleri var—aynı zamanda sinema tarihinde bir dönüm noktası.

“Çünkü ilk kez bir karakter, iç sesini olduğu gibi dışarı vuruyor; normalde sessizce düşündüğü şeyi yüksek sesle söylüyordu.”

The Invite, izleyicisini dile getirilmeyenleri söylemeye ve Diane Keaton’ın en büyük yeteneği olan doğallığını korumaya davet ediyor. Norton’a göre insanların bunların ikisine de direnmesinin sebeplerinden biri, “şunların” — bunu söylerken telefonunu işaret ediyor — “psikoseksüel açıdan bize yaptıkları.”

Filmde teknolojiyle ilgili yalnızca tek bir sahne var ve oldukça rahatsız edici. Bu yokluk, filme nostaljik bir hava da katıyor. Aynı etkiyi filmin temel fikri de yaratıyor: Birbirini pek tanımayan insanların son anda organize edilen bir akşam yemeğinde bir araya gelmesi.

“Artık sosyal çevrelerimizi büyük ölçüde özenle seçiyoruz,” diyor Wilde. “Sadece bize benzeyen insanlarla vakit geçiriyoruz. Biriyle buluşmadan önce onu internette araştırıyoruz. Daha tanışmadan onun hakkında neredeyse her şeyi biliyoruz. Günümüzde bilinmeyenle karşılaşma fikri bize tamamen yabancı hâle geldi.”

Üstelik bunun ürkütücü olduğunu da ekliyor.

“Teknoloji bize başkalarına ihtiyacımız olmadığını söylüyor. Bir de hâlâ Covid döneminin etkilerini üzerimizden atmaya çalışıyoruz. O dönem bize başkalarından korkmayı ve yalnızlığı benimsemeyi öğretti. Oysa yakınlık; risk almayı, sürtüşmeyi, rahatsız olmayı gerektirir. Biz ise artık hayatımızdan bütün bunları steril bir şekilde temizlemeye çalışıyoruz.”

Wilde konuşmaya devam ettikçe daha da heyecanlanıyor.

Ona göre sosyal medya, ilişkilerin canlı kalması için gerekli olan kişisel değişimi de engelliyor.

“İnsanlar artık birer markaya dönüştü. Herkes kendi markasını tanımlamış durumda. Kendinizin kim olduğuna ve nelerden hoşlandığınıza dair herkese açık bir kayıt oluşturduğunuzda, acaba değişme konusunda kendinize daha az mı izin veriyorsunuz diye düşünüyorum.”

Gençliğinde ise hayatın her yeni aşaması — lise, üniversite, başka bir şehir — kendini yeniden keşfetmek için bir fırsatmış.

“İnsanların, geçmişte kamuya açık şekilde bıraktıkları izler yüzünden değişmeye daha az cesaret etmeleri fikrinden nefret ediyorum. Sanki eski hâlleri, bugün yargılanmaları için delil olarak kullanılacakmış gibi hissediyorlar.”

Wilde ilk evliliğini 19 yaşındayken, İtalyan bir aristokratla yapmış. Nikâhları, yalnızca iki şahidin bulunduğu bir okul otobüsünde kıyılmış.

Bugün ise evliliği böyle katı bir sözleşme olarak görmüyor.

“Toplumda şöyle bir anlayış var: ‘Nasıl değişebilirsin? Yirmi dört yaşındayken böyle bir hayat istediğini söylemiştin. Şimdi kırk dört yaşındasın diye nasıl başka şeyler isteyebilirsin?’ Oysa gözlemlediğim en başarılı ilişkiler, karşılarındaki insanın bugün kim olduğuna gerçekten ilgi duyan insanlar arasında yaşanıyor.”

Filmde Piña, “Elindekiyle yetinmek utanç vericidir,” diyor. İnsanların kırıntılarla yaşamaya razı olduklarını ve aslında daha fazlasını hak ettiklerini unuttuklarını söylüyor.

Bu düşünce büyük ölçüde Esther Perel’in fikirlerinden alınmış. Perel, bu yaşam felsefesinin kökenini Holokost’tan sağ kurtulan insanlar tarafından yetiştirilmiş olmasına bağlıyor. Onlara göre iki tür insan vardır: “Ölmeyenler ve hayata yeniden dönenler.”

“Hayatın tek olduğu ve onu mutlaka kendinize sadık kalarak yaşamanız gerektiği düşüncesi Esther’i gerçekten yönlendiren şey gibi görünüyor,” diyor Wilde.

Ben de şu gözlemimi paylaşıyorum: Perel’in manevi öncülü sayılabilecek, Amerika’nın çok sevilen seks terapisti Dr. Ruth Westheimer da toplama kamplarına gönderilen Avrupalı Yahudi bir ailenin çocuğuydu; ancak onun anne ve babası kamplarda öldürülmüştü.

Norton kahvesine bakarak başını sallıyor.

“Esther’in eşi Jack Saul’un da terapist olduğunu ve travma sonrası stres bozukluğu üzerine çalıştığını biliyor muydunuz?” diye soruyor.

“Esther’le bunu konuştuk. Şu anda küresel ölçekte bir travmanın içinde yaşıyoruz. Kelimenin tam anlamıyla bir soykırım canlı yayınlarla gözlerimizin önüne geliyor. Ukrayna ve Sudan’da sivillere saldıran düzenli ordular var. Amerika sokaklarında maskeli, faşist gruplar insanlara ateş açıyor. Sürekli maruz kaldığımız temel anlatı bu. Ve travma, şiddet ile vahşet erotizmi bastıran şeylerdir.”

Bu yüzden, diyor Norton, The Invite yalnızca hafif bir eğlence filmi değil; aynı zamanda bir tür şifa.

“Bir çeşit ilaç gibi. Böyle zamanlarda insanlar erotik benliklerinden inanılmaz derecede kopuyorlar. Dünyanın yaşadığı dehşet ortadayken, kendi duygusal ya da psikoseksüel canlılığınızı kaybetmiş olmanızdan yakınmaya bile utanıyorsunuz. Çünkü çevrenizdeki her şey size sadece şunu söylüyor: ‘Önce bu korkunç dönemi atlatmaya çalış.’”

Norton ile Wilde birbirlerine bakıp derin bir nefes alıyorlar.

Belki de yeniden bir masajın zamanı gelmiştir.

Editör adlı kullanıcının avatarı

By Editör

Related Post

Bir Cevap Yazın

Fika sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin