Fransa’da görülen Gisèle Pelicot davası, son yıllarda Avrupa’da kadın hakları alanında yaşanan en önemli toplumsal kırılmalardan biri olarak değerlendiriliyor. Dava yalnızca bir kadının maruz bırakıldığı sistematik cinsel şiddeti ortaya çıkarmadı; aynı zamanda toplumun mağdurlara, faillere ve rıza kavramına nasıl yaklaştığını da yeniden tartışmaya açtı.
Yıllarca eski eşi tarafından haberi olmadan uyuşturulan ve onlarca erkeğin cinsel saldırısına maruz bırakılan Gisèle Pelicot, dava sürecinde alışılmışın dışında bir karar aldı. Kimliğini gizleme hakkına sahip olmasına rağmen bunu kullanmadı. Mahkeme salonunda yüzünü saklamadı, adını değiştirmedi ve yaşadıklarını kamuoyundan gizlemeyi reddetti.
Bu karar kısa sürede davanın en dikkat çekici yönlerinden biri haline geldi. Cinsel şiddet davalarında mağdurlar çoğu zaman kendilerini korumak için görünmez olmayı seçmek zorunda kalırken, Pelicot tam tersini yaptı. Feminist hareket açısından bu tavır yalnızca kişisel bir cesaret örneği değil, aynı zamanda yıllardır kadınların omuzlarına yüklenen utanç duygusuna karşı politik bir itirazdı.
Kadın hakları savunucuları uzun zamandır cinsel şiddet vakalarında toplumun odağının mağdurların davranışlarına yöneldiğini, faillerin ise çoğu zaman görünmez kaldığını savunuyor. Pelicot davası bu dengeyi değiştiren örneklerden biri oldu. Kamuoyundaki tartışmalar, mağdurun neden sustuğundan çok, suçun nasıl bu kadar uzun süre gizli kalabildiği ve faillerin neden engellenemediği sorularına odaklandı.
Davayı farklı kılan bir diğer unsur ise ortaya çıkardığı uluslararası etki oldu. İngiltere başta olmak üzere Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde benzer deneyimler yaşamış kadınlar, Pelicot’nun hikâyesinin ardından kamuoyu önünde konuşmaya başladı. Daha önce yaşadıklarını paylaşmaktan çekinen birçok mağdur, onun görünürlüğünden güç aldıklarını ifade etti.
Son aylarda İngiltere’de kurulan çeşitli destek ağları ve kampanyalar da bu etkinin bir sonucu olarak görülüyor. Özellikle uyuşturucu kullanılarak gerçekleştirilen cinsel saldırılar konusunda çalışan aktivistler, mevcut yasal düzenlemelerin yetersiz kaldığını ve mağdurların adalet sisteminde hâlâ ciddi engellerle karşılaştığını savunuyor. Pelicot davası bu tartışmaların daha geniş kitlelere ulaşmasını sağladı.
Feminist akademisyenlere göre davanın yarattığı en önemli değişimlerden biri, cinsel şiddetin bireysel bir trajedi değil, toplumsal bir güç ilişkisi olarak yeniden tartışılmaya başlanması oldu. Bu vaka, tek bir failin işlediği bir suçtan çok daha fazlasını ortaya koydu. Kadın bedeninin nasıl denetlenebildiğini, rızanın nasıl yok sayılabildiğini ve erkek şiddetinin hangi koşullarda görünmezleşebildiğini gözler önüne serdi.
Bugün Gisèle Pelicot’nun adı yalnızca Fransa’daki bir mahkeme dosyasıyla anılmıyor. Onun hikâyesi, cinsel şiddete karşı mücadelede sessizliği bozmanın ve utancı yer değiştirmeye zorlamanın sembollerinden biri olarak görülüyor. Avrupa’da büyüyen dayanışma ağları ise bu sembolün bir davadan çok daha büyük bir toplumsal harekete dönüştüğünü gösteriyor.
