Per. Eyl 17th, 2026

Her şehrin bir sesi vardır. Bazen bunu fark etmeyiz çünkü o sesler çocukluğumuzdan beri bizimle yaşar. Günün birinde kaybolduklarında ise şehir aynı şehir gibi hissettirmez. İstanbul da yavaş yavaş kendi seslerini kaybeden kentlerden biri.

Bir zamanlar sabahları simitçilerin sesiyle uyanılırdı. Sokak aralarında yankılanan “taze simit” çağrısı yalnızca bir satış anonsu değildi; şehrin ritminin parçasıydı. Yaz akşamları uzaktan geçen dondurmacının zili, mahalle arasında dolaşan bozacılar, eskiciler, seyyar satıcılar… Her biri İstanbul’un görünmeyen hafızasını oluşturuyordu. Şimdi ise birçok semtte bu seslerin yerini motor uğultuları, bildirim sesleri ve sürekli akan trafik aldı.

Şehrin değişen sesi yalnızca sokakta değil, evlerin içinde de hissediliyor. Eski apartman zil sesleri artık neredeyse tamamen kayboldu. Ağır metal kapıların yankısı, eski asansörlerin mekanik uğultusu, çevirmeli telefonların sesi ya da akşam haberleri başladığında bütün evlerden aynı anda yükselen televizyon müziği… İstanbul’un gündelik hayatı bir zamanlar daha analog, daha tanıdık bir ses dünyasına sahipti.

Vapur sesleri bile değişti. Eskiden Boğaz’da yankılanan vapur düdükleri şehrin karakterinin ayrılmaz bir parçasıydı. Özellikle sisli sabahlarda duyulan o uzun ve derin ses, İstanbul’un melankolisini tek başına taşıyordu. Şimdiyse şehir çok daha gürültülü olmasına rağmen daha “sessiz” hissettiriyor. Çünkü duyduğumuz seslerin çoğu artık karakter taşımıyor. Klima motorları, telefon titreşimleri, araba kornaları, inşaat sesleri… Hepsi birbirine benzeyen mekanik bir uğultuya dönüşüyor.

Mahalle kültürünün zayıflaması da bu kayboluşun önemli nedenlerinden biri. İnsanların birbirini tanıdığı sokaklar azaldıkça sesler de anonimleşiyor. Eskiden çocukların sokakta top oynadığı, komşuların balkonlardan konuştuğu mahallelerde şimdi daha kapalı bir yaşam var. İnsanlar kulaklıklarla yürüyor, kafasını telefondan kaldırmadan metroya biniyor, sessizliklerini dijital dünyayla dolduruyor.

İstanbul’un ses hafızası sinemada ve edebiyatta hâlâ yaşamaya devam ediyor. Eski Yeşilçam filmlerinde duyulan martı sesleri, uzak vapur düdükleri ya da yağmur altındaki tramvay gürültüsü bugün nostaljik geliyor çünkü artık gündelik hayatın doğal parçası değiller. Şehir büyüdükçe kendi ruhunu oluşturan ayrıntıları da yutuyor.

Belki de bu yüzden insanlar son yıllarda plak seslerine, analog kameralara, eski kasetlere ya da mekanik daktilolara yeniden ilgi duyuyor. Modern hayatın dijital sesleri çok hızlı tüketiliyor. Eski seslerse hafıza taşıyor. İnsan zihni yalnızca görüntüleri değil, sesleri de özlüyor.

Bugün İstanbul’un herhangi bir semtinde kısa bir yürüyüş yaptığınızda şehrin hâlâ tamamen kaybolmamış küçük seslerine rastlamak mümkün. Bir vapur iskelesinde çay bardaklarının birbirine çarpışı, sabah erken saatte açılan kepenklerin sesi, uzaktan gelen bir martı çığlığı ya da eski bir apartmanın gıcırdayan kapısı… Şehir bazen en çok bu küçük ayrıntılarda yaşıyor.

İstanbul belki de artık eski sesleriyle değil, onların yokluğuyla hatırlanıyor. Bazı sesler kaybolduğunda insan yalnızca bir gürültüyü değil, bir dönemi de kaybetmiş oluyor.

Related Post

Bir Cevap Yazın

Fika sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin