Mehmet Burak
Hafta sonu üç günlük tatili fırsat bilip hem hayatıma biraz neşe katmak hem de yeğenimin çocukluk anılarında küçük de olsa bir yer edinebilmek için onu ziyarete gitmeye karar verdim. Üç saat süren yol boyunca yan koltukta onun yaşına uygun resimli hikâye kitapları duruyordu. Aklımdaki plan oldukça basitti; birlikte oyunlar oynayacak, kitaplar okuyacak, film izleyecek, biraz olsun gündelik hayatın ağırlığından uzaklaşacaktık; fakat insan bazen bir yolculuğa başka niyetlerle çıkıyor, dönüşteyse bambaşka düşüncelerle baş başa kalıyor.
Ablamların evine vardığımda kapıda boynuma atıldı. Onu kucaklayıp defalarca havaya kaldırdım, her seferinde kahkahalarla gülüyordu. Ardından hiç vakit kaybetmeden beni odasına sürükleyip PlayStation’daki favori oyunlarını göstermeye başladı. İngilizce bölümlerde benden yardım istiyor, ben de oyun içindeki görevleri çevirmeye çalışıyordum. İlginç olan şuydu; oyunun esas amacı çatışmak, yarışmak ya da birilerini yenmekken o, sadece arabalara binmekle, uçak kullanmakla ilgileniyordu. O karmaşanın içinde en masum ihtimali seçmesi beni tuhaf bir şekilde duygulandırmıştı.
Bir süre sonra yere oyuncakları yaydık. Legolarla kat çıkıyor, hayali bir inşaat kuruyor, taşıdığımız her malzemeden sonra binayı biraz daha yükseltiyorduk. Oyun ilerledikçe zaman da kendi içinde akmaya başladı; bazen işçiler maaş alıyor, bazen polisler denetime geliyor, bazen de doğum günü kutluyorduk. En görkemli kutlama elbette onunkisiydi. Süper kahramanların davetli olduğu hayali bir parti düzenledik. Müziği açıp salonda karşılıklı dans ettik. O anlarda yalnızca onun değil, kendi çocukluğumun da odada dolaştığını hissettim. İnsan bazen bir çocuğun yanında, yıllardır fark etmeden kaybettiği tarafıyla yeniden karşılaşıyor.
Akşam olduğunda birlikte film izlemeye karar verdik. O da bizimle oturacağı için çocuklara uygun bir şey açmak istedik ve Miyazaki’nin Komşum Totoro filminde karar kıldık. Film devam ederken annem aradı. Sesindeki tedirginlik daha ilk cümlede hissediliyordu. Babamın çok sevdiği kuzeninin yanındaydı ve babamın amcasının durumunun ağırlaştığını söyledi. Bir yaştan sonra hastalıklar bedenin içinde sessizce çoğalıyor ve insan bazen elinden hiçbir şey gelmediğini kabul etmek zorunda kalıyor. Telefonda birbirimize sabır dileyip konuşmayı bitirdik. Ardından ablamla oturup onu konuşmaya başladık.
Çocukluğumuzun en sıcak figürlerinden biriydi. Dedemizi göremeden büyümüştük ama onun eksikliğini bize neredeyse hiç hissettirmemişti. Bayramlarda evine giderdik; önce Deniz Mahallesi’ndeki, sonra Varlık’taki o mütevazı eve… Kapıyı her açışında yüzünde aynı samimi gülümseme olurdu. Hafifçe eğilmiş sırtını, kemikli yüzünü, evde mutlaka bulunan baklavanın kokusunu hâlâ hatırlıyorum. Bize kendi torunlarıymışız gibi davranırdı. Şefkati gösterişsizdi; insanın içine işleyen, sakin bir iyilik haliydi bu.
Gece uyuduğumda her şey hâlâ belirsizdi. Sabahsa annemin telefonu çaldı. Saat dört buçuktu. O güzel insanı kaybetmiştik.
Hemen hazırlanıp yola çıktım. Ablamları uyandırdım, yarım saat içinde arabadaydık. Yol boyunca babamın onun hakkında anlattıkları aklımdan geçti durdu. Antalya’ya ilçeden gelen herkesin yolu bir şekilde onun evine düşmüştü. Kimi öğrencilik yıllarında onda kalmış, kimi resmi işlerini onun yardımıyla çözmüş, kimi de yalnızca kapısını çalıp bir çay içmişti. Bekâr kızların onun evinden gelin çıktığını anlatırdı babam. Küçük ilçemizin Antalya’daki görünmez temsilcisi gibiydi adeta. Bütün bunları yaparken ailesini ihmal etmeyen, insanlara faydalı olmaya çalışan, dürüstlüğünden taviz vermeyen biriydi. Şimdi düşününce, babamın ona neden bu kadar büyük saygı duyduğunu daha iyi anlıyorum; çünkü yaşadığımız çağda iyi kalabilmek gerçekten zorlaştı. İnsanlar çoğu zaman yalnızca kendini kurtarmaya çalışırken, bazıları ömrünü başkalarına da alan açarak geçiriyor.
Cenazeye yetişemedim. Yaklaşık on saattir araba kullanıyordum ve herkes bunu anlayışla karşıladı. Evde taziyeleri kabul edenlerle konuşurken son günlerinde bile kimseye yük olmak istemediğini öğrendim. Hastalığının farkındaymış. İnsanları uğraştırdığı düşüncesi onu üzüyormuş. Yardım görmekten utanacak kadar ince ruhlu biriymiş hâlâ. Bazen gözleri doluyor ama yine de çevresindekileri teselli etmeye çalışıyormuş.
Sanırım bir insanı gerçekten değerli yapan tam da buydu.
Oraya giderken aklımda yalnızca bir cenazeye yetişmek vardı. Dönerken ise bambaşka bir düşünce taşıyordum içimde. Yeğenimi düşündüm. Yıllar sonra beni nasıl hatırlayacağını… Çocukluğunda nasıl bir yere sahip olacağımı; çünkü çocukken bize dokunan insanlar çoğu zaman büyük şeyler yapmıyor; saçımızı okşuyor, hâlimizi soruyor, küçük şakalar yapıyor, bizimle oyun oynuyor, kendimizi değerli hissettiriyor ve biz onları yıllar geçse bile unutmuyoruz.
İnsan ne kadar yaşayacağını bilmiyor; fakat nasıl hatırlanacağına biraz da kendi hayatıyla karar veriyor. İyilikle, dürüstlükle, şefkatle yaşanmış bir ömür; bittikten sonra bile insanların içinde yaşamaya devam ediyor.
Ruhun şad olsun güzel insan. Işıklar içinde uyu.
