Latin Amerika’da son on yılda yükselen aşırı sağ dalga çoğu zaman “güvenlik”, “ekonomi”, “suçla mücadele” gibi başlıklarla okunuyor. Sokaktaki gündem de buna çok uygun: hayat pahalı, iş güvencesiz, kamusal hizmetler zayıflıyor, gelecek duygusu eriyor. Yine de bu dalganın bir başka, daha sessiz ama daha kalıcı bir motoru var: kadınların ve LGBTİ+ bireylerin kazanımlarına karşı örgütlenen, sınır aşan bir “anti-gender” seferberliği.
Bu seferberlik bir kültür savaşı gibi pazarlanıyor; gerçekteyse iktidar kurmanın ve iktidarı kalıcılaştırmanın teknolojisi çünkü toplumsal cinsiyet eşitliği tartışması, yalnızca kimliklere dair bir mesele değil: eğitimden hukuka, aile içi şiddetten bakım emeğine, devletin rolünden piyasanın sınırlarına kadar toplumu nasıl örgütlediğinizle ilgili. Bu yüzden, “toplumsal cinsiyet ideolojisi” gibi ucu açık bir düşman kavramı üretiliyor; ardından siyasal kutuplaşmanın merkezine yerleştiriliyor. İçeride yeni “düşmanlar” yaratılıyor, kamusal kaynakların geri çekilmesi “ahlaki düzen” vaadiyle makyajlanıyor.
Bu dosya, Latin Amerika’da anti-feminist ajandanın nasıl çalıştığını, hangi ağlar üzerinden yayıldığını, hangi toplumsal zeminde karşılık bulduğunu ve nihayet sandıkla devlet kurumlarına nasıl taşındığını anlatıyor. Bir sloganın – “Çocuklarıma dokunma” – nasıl bölgesel bir politik makineye dönüştüğünü izliyoruz.
Ahlaki panik: “Çocuklarıma dokunma” nasıl büyüdü?
2016’dan itibaren Latin Amerika’nın birçok ülkesinde cinsel ve toplumsal cinsiyet çeşitliliğine karşı yürüyüşler görülmeye başladı. Semboller de basitti: kadınlar pembe, erkekler mavi giyiniyor; “doğal düzen” vurgulanıyor; aile “son kale” ilan ediliyordu. Sahne, sosyal medyada çok daha güçlü kuruldu:
#NoALaIdeologíaDeGénero, #ConMisHijosNoTeMetas, #AMisHijosLosEducoYo gibi etiketler üzerinden, eğitim müfredatı ve okul politikaları “çocukları hedef alan bir ideolojik saldırı” gibi çerçevelendi.
Bu söylem “ebeveyn hakkı” gibi kulağa makul gelen bir yerden konuşuyor: Çocuğumun eğitimine ben karar veririm. Yine de pratikte daha geniş bir hedefe işaret ediyor: devletin bilim temelli, laik ve kapsayıcı eğitim üretmesini engellemek; cinsel eğitim programlarını sabote etmek; toplumsal cinsiyet eşitliği dilini kamusal alandan silmek; nihayetinde kadınların bedeni üzerindeki haklarını daraltmak.
“Çocuklarıma dokunma” kampanyası (İspanyolcasıyla Con Mis Hijos No Te Metas) bu dalganın en görünür araçlarından biri. Merkezi tek bir örgüte bağlı değil; bu da onu daha esnek yapıyor. Her ülkede farklı gruplar aynı etiketi kullanarak yürüyüş düzenleyebiliyor, basın açıklaması yapabiliyor, milletvekilleriyle lobi kurabiliyor, okul yönetimlerine baskı yapabiliyor. Bir anlamda, marka gibi çalışıyor: içine giren herkes aynı şemayı tekrar ediyor.
Kampanyanın ilk büyük çıkışı Peru’da, Lima’da görülüyor. Gerekçe: müfredata toplumsal cinsiyet eşitliği ve cinsiyet kimliği gibi başlıkların girmesi. Slogan sosyal medyada yayılıyor; kısa sürede Ekvador’a, Şili’ye, Arjantin’e ve bölgedeki diğer ülkelere taşınıyor. Kolombiya ve Meksika’daki “eşcinsel evlilik” ve “eşitlikçi eğitim” karşıtı protestolar da bu yayılımı hızlandırıyor.
Kampanyanın ortak argümanı şu: “Kapsamlı cinsel eğitim” çocukları “ideolojiyle” zehirler, onları “eşcinsel” ya da “trans” yapar, çocukluğun masumiyetini bozar. Bu iddialar, doğrulanmış bilgiye değil, biyolojik determinizme ve korkuya yaslanıyor. İkna mekanizması rasyonel değil; duygusal. Ahlaki panik tam da burada devreye giriyor: Tehdit “yakın”, “gizli” ve “çocuğa yönelmiş” gibi kurgulandığında, her şey meşru görünmeye başlıyor.

Bu dalganın zemini: neoliberal kriz ve “bakım krizi”
Bu hikâyeyi yalnızca dinî muhafazakârlıkla açıklamak yetmiyor çünkü aynı slogan, farklı ülkelerde, farklı mezheplerde, farklı siyasi geleneklerde aynı hızla karşılık bulabiliyor. O zaman soruyu başka yerden sormak gerekiyor: Toplumun hangi kırılganlığı bu söylemi taşıyor?
Latin Amerika’da kadın hareketi 1970’ler ve 1980’lerde diktatörlüklere, yapısal eşitsizliğe ve neoliberalizme karşı mücadele içinde büyüdü. Kadınlara yönelik şiddet, doğurganlık hakları, bakım emeğinin görünmezliği, siyasal temsil gibi talepler gündeme geldi. 1980’ler ve 1990’larda bazı talepler devlet politikalarına kısmen girdi; bakanlıklar, kurumlar, programlar ortaya çıktı. Yine de aynı dönemde neoliberal hegemonyanın kemikleşmesi, devletin sosyal refah kapasitesini aşındırdı.
Sosyal hizmetler kısıldığında yük evin içine geri döner. Ev içi düzenin “doğal” taşıyıcısı olarak görülen kadınlar, bakım emeğinin ana gövdesini üstlenir. Çocuk bakımı, yaşlı bakımı, hasta bakımı, ev içi işlerin tamamı… Ücretli ekonominin dışındaki bu görünmez emek, toplumun ayakta kalmasını sağlar. Çöküş anlarında daha da büyür. Bu yüzden “bakım krizi” sadece bir sosyal politika sorunu değil; aynı zamanda bir iktidar sorunu.
Neoliberal kriz derinleştikçe kadınların işgücü piyasasına erişimi zorlaşır; güvencesizlik artar; düşük ücretli işlerde yoğunlaşma sürer. Bu tablo, “aile değerleri” retoriğiyle birlikte ilerlediğinde, bir çeşit takas ortaya çıkar: Devlet geri çekilirken “aile dayanışması” kutsanır. “Bireysel sorumluluk” parlatılır. Eşitsizlik “kader”, “tercih”, “ahlak” diliyle normalleştirilir.
Anti-gender seferberliği bu zemini kullanır. Aile, hem ekonomik güvencesizliğin sığınağı hem de siyasal seferberliğin vitrini yapılır. Bu sayede kamusal refah tartışması yerine “ahlak” tartışması büyür. İnsanların gerçek öfkesi – güvencesizlik, yoksulluk, hizmetlerin çökmesi – başka bir hedefe yönlendirilir: feministler, LGBTİ+ bireyler, “sol”, “ilericiler”, “komünizm” diye paketlenen geniş bir düşman kümesi.

İdeolojik altyapı: “toplumsal cinsiyet ideolojisi” ve fundamentalist siyaset
Bu dalganın iki güçlü ideolojik kaynağı var.
1) “Toplumsal cinsiyet ideolojisi” kavramı
Katolik Kilisesi’nin 1990’larda geliştirdiği bu çerçeve, toplumsal cinsiyeti analitik bir kategori olmaktan çıkarıp “doğaya karşı ideoloji” gibi sunar. İki cinsiyetli “doğal düzen” fikri merkeze konur; toplumsal cinsiyetin sosyal-kültürel boyutları “insanlığın düzenine saldırı” sayılır. Bu çerçevede eşcinsel evlilik, trans kimlikler, eşitlikçi eğitim gibi her şey tek bir tehdide bağlanır.
2) Evanjelik fundamentalizm
Latin Amerika’da özellikle neo-Pentekostal akımlar, siyasal alanda etkisini büyütüyor. Burada iki çizgi öne çıkıyor:
- Hakimiyet teolojisi: Devlet kurumlarında “Tanrı’nın düzenini” tesis etme iddiası. Yargıdan parlamentoya, yerel yönetimlerden eğitim bakanlıklarına kadar “inananların” yönetici olması gerektiği fikri.
- Refah teolojisi: Maddi başarıyı ilahi lütuf gibi gören, eşitsizliği kutsayan bir anlatı. Neoliberal “başarılı olan hak eder” ideolojisiyle doğal akrabalık kurar.
Bu iki kaynak, dinî bir tartışmanın ötesine geçer. Laikliğin sınırlarını daraltır, eğitimi hedef alır, hukuk dilini kullanarak “ebeveyn önceliği” gibi hak iddiaları üretir. Böylece modern demokrasinin araçlarını kullanıp demokratik eşitliği budayan bir hatta dönüşür.
Dijital çağın yakıtı: platformlar, sahte haberler, duyguların örgütlenmesi
Bu hikâyeyi 2020’ler dünyasında hızlandıran şey, dijital platformların çalışma biçimi. Kutuplaştırıcı, öfke uyandırıcı, korku yayan içerik daha fazla etkileşim alıyor; daha fazla görünür oluyor. Toplumsal cinsiyet tartışmaları, “çocuk” temasına bağlandığında etkileşim makinesi gibi çalışıyor.
Sahte haber burada basit bir yalan değil; siyasal strateji. Amaç, kamusal kararı etkilemek, kimlikleri sertleştirmek, “biz ve onlar” çizgisini kalınlaştırmak. WhatsApp zincirleri, canlı yayınlar, “televanjelizm” ve mikro-influencer ağı, doğrulama mekanizmalarını by-pass ediyor. Liderin söylediği “doğru” oluyor; çünkü güven ilişkisi orada kuruluyor.
Bu yüzden “platformları düzenleyelim” önerisi tek başına yeterli değil. Mesele sadece içerik değil; içerik etrafında örgütlenen aidiyet.
Sınır aşan ağlar: konferanslar, lobi, para, hukuk
Anti-gender dalgası yerel görünüyor; aslında transnasyonel. Latin Amerika’da bu ağlar farklı başlıklarda birbirine bağlanıyor:
- Bölgesel “yaşam ve aile” koalisyonları
- Uluslararası konferanslar ve eğitim programları
- Gençlik ağları ve aktivist yetiştirme mekanizmaları
- Hukuk bursları ve “hak dili” üzerinden strateji üretimi
- ABD ve Avrupa merkezli muhafazakâr vakıfların finansmanı
Bu ekosistemde hukuk çok kritik çünkü anti-gender hareketi “yasak” diliyle değil, “hak” diliyle konuşmayı öğrendi: ebeveynlerin tercih hakkı, din özgürlüğü, eğitim özgürlüğü, aile mahremiyeti… Bu kavramlar, eşitlikçi politikaları “devlet müdahalesi” gibi göstermek için kullanılıyor.
Eğitim, bu stratejinin kalbi çünkü eğitim üzerinden yalnızca bugünü değil, geleceği de kuruyorsunuz.
Sandığa taşınan ajanda: iktidarı konsolide etmenin yolu
Bu kampanyaların sokakta görünür olması tek başına belirleyici değil. Asıl kırılma, bu söylemin seçim ittifaklarına, parti programlarına, bakanlık tasarılarına ve kurumsal tasfiyelere dönüşmesiyle yaşanıyor.
Latin Amerika’nın farklı ülkelerinde benzer bir model görülüyor:
Anti-gender gruplar kendi başına iktidar olmaya çalışmak yerine, daha büyük sağ koalisyonlara eklemleniyor. Karşılığında aday listelerinde yer, medya görünürlüğü, politika etkisi alıyor. Böylece “ahlak” başlığı, neoliberal projelerin moral kalkanına dönüşüyor.
Arjantin örneği bu açıdan sembolik: Toplumsal cinsiyet eşitliği alanında güçlü feminist hareketler ve hukuki kazanımlar varken bile, yeni sağ dalga kurumsal geri çekilmeyi hızlandırabiliyor. Şili’de “aile toplumun çekirdeği” vurgusu ve ebeveynin “öncelikli hakkı” söylemi, eğitim politikalarının merkezine yerleşebiliyor. Brezilya’da öğretmenleri hedef alan, sınıfın içine “gözetim” sokan girişimler, “ideolojik tarafsızlık” maskesiyle meşrulaştırılabiliyor. El Salvador’da cinsel eğitim materyallerinin geri çekilmesi gibi adımlar, sosyal medya baskısı ve devlet refleksiyle birleşebiliyor.
Burada bir gerçek daha var: Bu hareketler yalnızca “feminist kazanımları durdurmak” istemiyor. Devletin rolünü yeniden tarif etmek istiyor. Eğitimde devletin yerini aile ve piyasa alsın; kamusal eşitlik programları “gereksiz” görülsün; şiddeti önleyici düzenlemeler bile “aile mahremiyeti” gerekçesiyle hedef alınsın. Böylece toplum, hiyerarşiyi “doğal” sayan bir düzen içine yeniden sıkıştırılsın.

Mesele kültür değil, düzen
Latin Amerika’daki anti-gender seferberliği “kültürel” bir çatışma gibi sunuluyor. Bu sunum kasıtlı çünkü kültür tartışması büyüdüğünde, ekonomik model tartışması küçülüyor. Toplum, gerçek krizlerin nedenlerini konuşmak yerine “ahlaki tehdit”e kilitleniyor.
Bu yüzden anti-feminist ajanda, iktidarın ideolojik çimentosu gibi işliyor:
- İç düşman yaratıyor,
- Kutuplaşmayı derinleştiriyor,
- Eşitlik kurumlarını zayıflatıyor,
- Eğitimi hedef alıyor,
- Kamusal refahı geriletirken aileyi “tek güvenlik ağı” gibi kutsuyor.
Yine de bu hikâye tek taraflı değil. Latin Amerika aynı zamanda çok güçlü bir feminist seferberliğin de mekânı. Sokakları dolduran yürüyüşler, bakım emeğini görünür kılan örgütlenmeler, şiddete karşı kolektif dayanışma ağları, hukuki kazanımlar… Muhafazakâr reaksiyonun sertliği, bu hareketlerin siyasi gücünü de ele veriyor.
Bugün tartışma, yalnızca “müfredatta hangi kelime geçecek” tartışması değil. Toplumun nasıl yaşayacağı, kimin korunacağı, kimin görünmez kalacağı tartışması. Bir taraf, eşitsizliği doğallaştıran hiyerarşik düzeni yeniden kurmak istiyor. Diğer taraf, hayatı merkeze alan, bakımı kolektifleştiren, şiddetsiz ve eşit bir düzeni savunuyor.
Latin Amerika’daki “Çocuklarıma dokunma” kampanyası bize şunu hatırlatıyor: Kadınların ve LGBTİ+ bireylerin hakları, demokrasinin süsü değil; demokrasinin omurgası. Omurgaya saldırı başladığında, geriye kalan her şey hızla eğilip bükülebiliyor.
