İran’da süren protestolar, uzun süredir yalnızca bir siyasal kriz değil; aynı zamanda derin bir toplumsal ve cinsiyet temelli kırılmanın göstergesi. Bu kırılmanın merkezinde ise kadınlar yer alıyor. Son günlerde sosyal medyada yayılan görüntülerde İranlı kadınların, ülkenin en güçlü simgelerinden birinin — dini liderin portresinin — aleviyle sigara yakması, bu mücadelenin geldiği noktayı çarpıcı biçimde özetliyor. Bu eylem, yalnızca bir protesto değil; kadın bedeninin, itaate zorlanan tüm anlamlardan bilinçli bir şekilde geri alınması.
İran’daki kadın hareketi, uzun süredir semboller üzerinden ilerliyor. Saç kesmek, başörtüsü yakmak, kamusal alanda başörtüsüz görünmek, din adamlarının sarıklarını düşürmek… Bunların her biri, devletin kadın bedeni üzerindeki denetimine karşı geliştirilen politik jestlerdi ancak bugün gelinen noktada bu jestler, sembolik sınırları aşarak daha doğrudan ve daha meydan okuyucu bir forma bürünüyor. Ayetullahın portresini yakmak ve bu alevle sigara içmek, hem siyasal otoriteye hem de kadınlara dayatılan ahlaki normlara aynı anda yöneltilmiş çift katmanlı bir reddiye.
Bu eylemin taşıdığı anlam, İran bağlamında özellikle güçlü. Sigara içmek, İran toplumunda uzun yıllar boyunca kadınlar için ya yasaklı ya da ağır biçimde damgalanmış bir davranış oldu. Kadın bedeni, yalnızca siyasal değil, ahlaki ve dini bir denetim alanı olarak kurgulandı. Bugün kadınların bu denetimi alenen ihlal etmesi, “itaatsizlik”ten çok daha fazlasını ifade ediyor: Kadınlar, kendilerine biçilen rolü değil, bizzat rol dağıtan sistemi hedef alıyor.
Bu noktaya gelişin arkasında ağır bir bedel var. Geçmiş yıllarda dini liderin portresini yakan erkeklerin öldürülmesi, tutuklanması ya da kaybedilmesi, rejimin sembollere yönelik tahammülsüzlüğünü açıkça ortaya koymuştu. Buna rağmen kadınların aynı sembol üzerinden protesto üretmesi, korkunun siyasal bir araç olmaktan çıkmaya başladığını düşündürüyor. Baskının şiddeti arttıkça, direniş biçimleri de daha radikal ve görünür hale geliyor.
İran’daki kadın hareketinin ayırt edici özelliklerinden biri, yaşla sınırlı olmaması. Üniversite öğrencilerinden lise çağındaki kız çocuklarına, orta yaşlı kadınlardan yaşlılara kadar geniş bir toplumsal tabana yayılıyor. “Kadın, Yaşam, Özgürlük” sloganıyla sokaklara çıkan bu kuşaklar arası hareket, devletin alışık olduğu muhalefet kalıplarını da boşa düşürüyor. Özellikle okullarda başlayan protestolar ve ardından gelen kız öğrenci zehirlenmeleri, kadın mücadelesinin ne denli erken yaşta bastırılmak istendiğini gösteriyor.
Bu tablo, İran’da kadınların artık yalnızca hak talep etmediğini; varoluş biçimlerini savunduğunu ortaya koyuyor. Mücadele, belirli bir yasa ya da uygulamaya karşı değil, bütünlüklü bir tahakküm rejimine karşı yürütülüyor. Kadınlar, kamusal alanda nasıl giyineceklerine, nasıl davranacaklarına, hatta nasıl yas tutacaklarına karar veren bir sistemle açık bir hesaplaşma içinde.
Bugün İran sokaklarında yaşananlar, klasik bir protesto dalgası olarak okunamaz. Bu, kadınların bedenleri üzerinden kurulan siyasal düzenin çözülmeye başladığını gösteren bir süreç. Devlet, güvenlik aygıtlarıyla sokakları kontrol edebilir; interneti kesebilir; sembolleri yasaklayabilir. Ancak kadınların bedenleri üzerinden kurulan bu sessiz itaat düzeni bir kez kırıldığında, onu eski haline döndürmek her zaman mümkün olmuyor.
İran’daki kadın hareketi, artık yalnızca rejime karşı değil; korkuya, suskunluğa ve normalleştirilmiş baskıya karşı da yürüyor. Bu nedenle bugün yakılan bir portre, yalnızca bir fotoğrafın değil, bir iktidar tahayyülünün de alev alması anlamına geliyor.
