Harper Lee’nin 1960 yazında yayımlanan Bülbülü Öldürmek romanı, sanki bir anda ortaya çıkmış gibiydi kimsenin adını duymadığı genç bir güneyli kadından, tam anlamıyla olgun bir eser. Hem zamanının ruhunu yakalayan, hem de zamansız bir derinliğe sahipti. Medeni haklar hareketinden toplumsal cinsiyet rollerine, çocukluğun masumiyetinden yetişkinliğin çelişkilerine kadar uzanan bir yelpazede, insana dair evrensel bir dili vardı.
Fakat hiçbir yazar birdenbire var olmaz. Harper Lee’nin romanının ardında, yıllar süren bir hazırlık, sessiz bir çalışma ve içe dönük bir azim vardı. Şimdi, yazarın ölümünden sonra New York’taki dairesinde bulunan defterler ve el yazmaları, o uzun yolculuğun ilk adımlarını gösteriyor.
Bir güney kasabasından edebiyatın kalbine
1926’da Alabama’nın Monroeville kasabasında doğan Nelle Harper Lee, dört kardeşin en küçüğüydü. Ailesinin hukukla, düzenle ve itaatle şekillenmiş dünyasında o, biraz farklıydı. Üniversiteyi bitirmeden bırakıp kuzeye, New York’a gittiğinde ailesini hayal kırıklığına uğrattığını düşünüyordu belki ama o yolculuk onu çağdaş Amerikan edebiyatının merkezine taşıyacaktı.
Harper Lee’nin New York’taki ilk yılları pek parlak değildi. Gündüzleri sekreterlik ve bilet satış işleriyle geçimini sağlıyor, geceleri ise elma kasalarından yaptığı masasında öyküler yazıyordu. Fıstık ezmeli sandviçlerle geçen günlerde bile yazmaktan vazgeçmedi. “En büyük yeteneğimin yaratıcı yazıda olduğuna inanıyorum,” diye yazmıştı ailesine. “Ve bununla geçinebileceğime de.”
Yeni ortaya çıkarılan kısa hikâyeler, Bülbülü Öldürmek’in tohumlarını taşıyor. The Water Tank, The Binoculars ve The Pinking Shears gibi erken öykülerde çocukluk, masumiyet ve vicdan temaları şimdiden belirgin. Küçük kasaba yaşamının dar kalıpları, ebeveynlerin beklentileri, çocukların gizli dünyası… Hepsi daha sonra Maycomb’un atmosferine dönüşecek ayrıntılar.
The Pinking Shears öyküsünde “Jean Louie” adında bir kız çocuğu beliriyor adının sonunda henüz “s” harfi eksik olsa da, bu karakter ileride tüm dünyanın tanıyacağı “Jean Louise Scout Finch”in ilk hâli.
Yazıya sığınan bir yas
Lee’nin hikâyelerinde çocukluk anıları kadar kayıpların da izi var. 1951’de, henüz 25 yaşındayken, önce annesini sonra kardeşini kaybetti. O acı dönemin ardından yazdığı metinlerde, geçmişe tutunma ve değişen dünyayı anlamlandırma çabası hissediliyor. “Evden ayrılıp yeniden dönmek” teması, hem kişisel hem edebi anlamda, onun için bir dönüm noktası oldu.
New York’a taşındıktan sonra Harper Lee, ırk ayrımının gölgesinden uzak, çok daha özgür bir çevrede yaşamaya başladı. Üniversite yıllarında ırkçılığa karşı kalem oynatan Lee, artık fikirlerini ve gözlemlerini daha geniş bir dünyaya taşıyabiliyordu. Bu iki dünyanın tutucu Güney’in ve özgürlükçü Kuzey’in çatışması, romanlarında yankılanan temel bir eksene dönüştü.
1956 Noel’inde, yakın dostları Michael ve Joy Brown, ona bir yıl boyunca sadece yazması için maddi destek sağladı. Kartın içinde şu cümle yazılıydı:
“Bir yıl boyunca işinden izinlisin. Ne istersen onu yaz.”
O yıl, Harper Lee masasına oturdu ve Bülbülü Öldürmek’i yazdı.
Geride kalan defterler
Yıllar sonra, ölümünden sonra temizlenen dairesinde, yüzlerce mektup, fatura ve not arasında defterler bulundu. Sekiz kısa öykü ve sekiz denemeden oluşan bu belgeler, bir yazarın olgunlaşma sürecini adım adım gösteriyor.
Lee’nin “Ben yazar değil, yeniden yazarım,” sözü bu metinlerde anlam kazanıyor çünkü erken dönem öykülerinde yer alan birçok sahne, daha sonra romanlarına dönüşmüş. The Binoculars’taki bir bölüm, Bülbülü Öldürmek’te Scout’un öğretmeniyle yaşadığı o ünlü tartışmaya evrilmiş. The Land of Sweet Forever ise Go Set a Watchman’da karşımıza çıkmış.
Harper Lee, edebiyat dünyasına yalnızca bir romanla damga vurdu ama o roman, bir ömürlük gözlem, kayıp ve direncin ürünüdür. Şimdi ortaya çıkan bu hikâyeler, o uzun sessizliğin içindeki yaratıcı ateşi gösteriyor.
Belki de Lee’nin dostları o yıl ona yalnızca para değil, bir inanç armağan etmişti çünkü o defterlerde, gerçekten de bir dahinin parıltısı saklıydı.
