Mehmet Burak
Bir şehrin her semtinin kendi içinde bir estetiği, kendine özgü dinamikleri vardır. Beyoğlu’nun arka sokaklarında kaybolmanın tadı başkadır, La Rambla’nın da öyle. Cihangir’in tarih ve sanat kokan taş kaldırımları, Karaköy’ün İtalyan sokakları…
Şüphesiz, Ankara İstanbul gibi çok katmanlı bir tarihe sahip değil. Bunu küçümsemek için söylemiyorum, gerçek bu. Ankara da tarih boyunca hep var olmuş. İskender, meşhur Gordion Düğümü’nü buraya çok yakın bir yerde çözüp lanetlenir örneğin. Gordion’un kent tarihi, Midas’ın tragedyalardaki ve efsanelerdeki yeri, Ankara-Eskişehir hızlı treninde Polatlı’ya kadar size eşlik eden Krallar Vadisi’ndeki eşsiz tümülüsler… Bunlar Ankara’nın kent tarihine dâhil edilebilir mi bilmiyorum ama en azından yakınındaki antik hazineler diyebilirim.
Ankyra ise tarihte bugün Kale’nin olduğu civarda, şu anki kadar popüler olmasa da kendi hâlinde hep var olmuş bir tarihi yerleşim. Tarihi katmanları da elbette var. Her dönemde Ankara Ankara. Roma’da var, Selçuklu’da da, her dönemde. Ancak elbette yeni Roma olarak kurulan, bu tarihten beridir de dünyanın gözbebeği, sanat, ticaret, bilim ve güç merkezi Constantinople ile Ankyra’yı kıyaslamak Ankara’ya da haksızlık olur.
Arkasında binyılların kültürel birikimini taşımasa da Atatürk’ün Ankara’sı elbette zaman içinde kendine özgü bir kent kültürü oluştura geldi. Bu, şüphesiz semtlerine de yansımıştır. Gaziosmanpaşa’nın sokaklarında dolaşırken butik bir şarap evini ziyaret etmenin de ayrı bir tadı vardır. Aralarda küçük sanat galerilerini, elbise butiklerini ziyaret etmenin de.
Çankaya Mahallesi’nin meclise çıkan meşhur Cinnah Caddesi’ndeki modernist, eşsiz mimari sizi büyüleyebilir örneğin. Bazen Ayrancı’da sokaklarda dolaşırken de aynını yaşarsınız, çok sıradan binaların arasında bir mimari hazine görüverirsiniz. Bunlar genellikle ODTÜ’lü mimarların elinden çıkmış Ankara apartmanlarıdır.
Ulus’taki ilk Cumhuriyet dönemi eserleri zaten eşsizdir. Ancak Ankara halkı Ulus bölgesini terk edeli uzun zaman olduğundan bu bölge, özellikle Ulus’a gitmeniz gerekmedikçe, kent hayatında ve sosyal yaşantısında pek de yeri kalmamış, sosyokültürel olarak maalesef geri kalmış bir bölge olarak hayatına devam etmekte.
İnsan hayal etmeden duramıyor, oysa ne farklı olabilirdi diye. O güzelim, özgün mimari yapıların arasında pavyonlar, ucuz fuhuş otelleri ve ecüş bücüş lokantalar yerine şık butik kafeler ve restoranlar olsaydı nasıl olurdu diye. Hoş, benzer durum İstanbul’da Fatih, Balat, Sultanahmet için de farklı yönlerden geçerli değil mi? Bizi gittiğimiz herhangi bir Avrupa şehrinde de bu etkilemiyor mu zaten? Tarihe ve kültüre, mimariye duyulan büyük saygı.
Bu durum bizde, ülkece eksik bir şey diye düşünüyorum, kendini en kültürlü sayan insanlarda bile. Bunun yerine rantı ve küçücük bir maddi kârı daha çok önemsiyoruz.
Geçtiğimiz yıllarda size övgüyle sözünü ettiğim o modern mimarili Ankara apartmanlarından birinde aile yadigârı bir evi olan biriyle sohbet etme şansı buldum. Evlerinin kentsel dönüşüm nedeniyle yıkılıp yeniden yapılması gündemdeydi. Bu durumu büyük bir talih olarak yorumluyordu. Evin değeri, yeni bina olacağı için doğal olarak artacaktı.
Bu kişi yüksek lisans düzeyinde eğitimli, beyaz yakalı olarak hayatını idame ettiren, hâli vakti yerinde biri. Sosyal hayatta kendini muhalif olarak tanımlıyor, vakti oldukça sanatsal aktivitelere katılıyor. Toplumumuzun ortalamasına göre eğitimli ve kültürlü olarak tanımlayabileceğim bir orta sınıf.
Ancak kendi mülkü söz konusu olduğunda yaklaşımı yeni bina yapılmasından yana. İstediği de yıllar geçince gerçekleşti. Kendine özgü mimarisi olan binasının yerinde herhangi bir yeni apartman vardı. Bu konuda mülk sahiplerinin fikrinin değişmesini zor gördüğümden herhangi bir umudum yok açıkçası.
Ankara’nın semtlerinden bahsettikçe konuyu epey dallandırıp budaklandırdım. Benim en sevdiğim, içinde olmaktan mutlu olduğum semt sanırım Bahçelievler. Bu konuda tarafsız olmam da zor, hayatı öğrendiğim ve deneyimlediğim asistanlık sürecinde oturduğum yer olduğu için burayla aramda ayrı bir bağ var.
Hayatı öğrenmek zordur. İster istemez acı çekersiniz, sonuçlar çıkartır, yola devam edersiniz. Bir de cerrahi asistanlığının yoğunluğu eklenince ortaya gerçek bir psikolojik meydan okuma çıktı. Ben de 15. Sokak’taki evimin baktığı küçük parkın yeşilliklerini seyrederken hissettiklerimi birçok şarkıyla ifade edip kaydettim.
At kestanesi ağaçlarının altından yürüyerek hastaneye gittim, geldim. Arabam olduğunda düşen at kestanelerinin tavanda oluşturduğu dolu izine benzer izlerin otomobilin değerini düşürebildiğini de satarken öğrendim. Sonbaharda dökülmüş kuru yaprakları eze eze o çıtır çıtır seslerin müziğiyle eğlendim.
İlkbaharın yeşilliğinde sokağın iki yanındaki ağaçların dalları bir çelenk gibi kavuşurdu, ben de çocuk gibi mutlu olurdum. Kışın kar yağdıysa, sevgiliniz de varsa Bahçeli çok romantiktir hep. Arkadaşlarınızla iş çıkışı birası içecekseniz mesela, 2. Cadde’deki Celt’te birer Guinness size İrlanda’da hissettirecektir.
Böyle birçok anım geldi gözümün önüne, duygulandım.
Bu sabah yine Bahçeli’deydim. Yürürken birbirine âşık öğrencilerin, birbirini tanımaya çalışırken fazla cesur olmaktan da çekinen o ürkek sarılışlarını; esnafın ne talepkâr ne geveze, Ankara’ya özgü çalışkan telaşını; benim gibi yürüyüşe çıkmış orta yaşlı kadın ve erkekleri; kendi hâlinde sohbet ederken birasını ya da kahvesini yudumlayan arkadaş gruplarını gördüm.
Geçmişim ve bugün iç içe geçti. Anılarımla örülü bir içsel yolculuk yaşadım ve bilgisayarımın başına oturdum. Boş bir Word sayfası açtım. Şu an okuduklarınızı yazmaya başladım.
23.08.2026
Mehmet Burak
