Kadınların kendi hayatları üzerinde söz sahibi olması feminist mücadelenin temel kazanımlarından biri. Annelik, bakım emeği ve aile için yapılan fedakârlık söz konusu olduğunda ise yeni bir tartışma ortaya çıkıyor: Kadınları zorunlu fedakârlıktan kurtarmakla fedakârlığın kendisini değersizleştirmek arasında nasıl bir fark var?
Feminist hareket uzun yıllar boyunca kadınların kendilerini ailelerine, eşlerine ve çocuklarına adamasının “doğal kadınlık görevi” olarak görülmesine itiraz etti. Kadınların yalnızca anne, eş veya bakım veren kişi olarak tanımlanmasına karşı çıktı; ekonomik bağımsızlığı, eğitim hakkını, çalışma hayatına katılımı ve kendi bedeni üzerindeki karar hakkını savundu.
Bugün ise feminizmin kendi içinde başka bir soru yükseliyor:
Kadınları zorunlu fedakârlıktan kurtarmaya çalışırken gönüllü fedakârlığın değerini de kaybettik mi?
Bu soru özellikle annelik, aile ve bakım emeği üzerinden yürütülen tartışmalarla yeniden gündeme geliyor. Bazı eleştirmenlere göre modern feminizm, kadınların kendi hayatlarından başkaları için vazgeçmesini baskının bir biçimi olarak tanımlarken aile içinde gönüllü olarak üstlenilen sorumlulukların değerini de zaman zaman ikinci plana itti.
Bu görüş, feminist düşüncenin tamamını temsil etmiyor. Feminist yazarların çalışmalarına bakıldığında çok daha karmaşık bir tablo ortaya çıkıyor.
Bell Hooks: Sorun annelik değil, anneliğin değersizleştirilmesi
Feminist yazar Bell Hooks, annelik konusunda feminist hareketin kendi içindeki kör noktaları eleştiren önemli isimlerden biri.
Bell Hooks’a göre kadın hareketinin bazı kesimleri, kadınların ev içindeki emeğini ve çocuk bakımını görünür kılmaya çalışırken anneliğin kendisinin değerini yeterince savunmadı. Özellikle farklı sınıflardan ve farklı toplumsal kesimlerden kadınların deneyimlerinin bu tartışmalarda aynı şekilde temsil edilmediğine dikkat çekti.

Burada önemli bir ayrım ortaya çıkıyor.
Kadınların çocuk yetiştirmek zorunda bırakılmasına karşı çıkmak başka, çocuk yetiştirmenin kendisini değersiz görmek başka.
Bell Hooks’un yaklaşımında feminist bir toplum, anneliği kadınların kaderi hâline getirmemeli. Annelik yapan kadınların emeği de küçümsenmemeli.
Bakım yalnızca kadınların sorumluluğu olarak görülmemeli. Erkeklerin de bakım veren ebeveynler olması istisnai bir durum olmaktan çıkarılmalı.
Dolayısıyla mesele “Kadınlar çocuklarına bakmalı mı?” sorusu değil.
Asıl mesele, çocuğun bakımının neden öncelikle kadının sorumluluğu olarak kabul edildiği.
Nancy Fraser: Çözüm bakım emeğinden kaçmak değil
Feminist filozof Nancy Fraser, tartışmayı daha da ileri taşıyor.
Fraser’a göre modern kapitalist düzen, kadınları ücretli çalışma hayatına dâhil ederken bakım, çocuk yetiştirme ve ev içi emek gibi toplumsal yeniden üretim faaliyetlerini hâlâ büyük ölçüde kadınların omuzlarında bırakıyor. Bu durum bir bakım krizi yaratıyor.
Başka bir ifadeyle kadınlara iki mesaj aynı anda veriliyor:
Çalış, ekonomik olarak bağımsız ol.
Aynı zamanda:
Çocuklara, yaşlılara, eve ve aileye de bak.

Bu iki beklentinin aynı kişiye yüklenmesi, kadınların özgürleşmesini kolaylaştırmak yerine yeni bir yük oluşturabiliyor.
Nancy Fraser’ın yaklaşımı, kadınların bakım emeğinden tamamen kurtulması değil. Bakımın kadınlara özgü bir görev olmaktan çıkarılması.
Erkeklerin de bakım vermesi, devletin çocuk ve yaşlı bakımına destek olması, çalışma hayatının ebeveynliği cezalandırmaması ve bakım emeğinin ekonomik değerinin tanınması bu yaklaşımın temelini oluşturuyor.
Bu açıdan bakıldığında feminizmin sorunu fedakârlık değil.
Fedakârlığın neden hep aynı kişilerden beklendiği.
Roxane Gay: Her seçim otomatik olarak feminist değil
Roxane Gay ise tartışmaya başka bir katman ekliyor.
Gay, kadınların yaptığı her tercihi yalnızca “Kadın seçtiyse feministtir” mantığıyla değerlendirmeye karşı çıkıyor. Bir tercihin kadın tarafından yapılmış olması, o tercihin otomatik olarak feminist olduğu anlamına gelmiyor.
Bu düşünce özellikle son yıllarda geleneksel ev kadınlığı modelinin yeniden popülerleşmesiyle önem kazandı.
Bir kadının evde kalmayı, çocuklarını büyütmeyi ve ev işleriyle ilgilenmeyi istemesi elbette kendi tercihi olabilir.

Bu noktada başka sorular da ortaya çıkıyor:
Kadın ekonomik olarak güvende mi?
Evlilik sona erdiğinde kendi hayatını sürdürebilecek maddi kaynaklara sahip mi?
Bakım emeği iki partner arasında gerçekten paylaşılıyor mu?
Kadın romantikleştirilmiş bir geleneksel kadınlık anlatısının içinde ekonomik gücünden vazgeçmeye mi yönlendiriliyor?
Özgür seçim ile toplumsal koşullar arasındaki ilişki burada önem kazanıyor.
Peki bir kadın ailesi için fedakârlık yapamaz mı?
Elbette yapabilir.
Hayatın kendisi çoğu zaman belli ölçülerde fedakârlık gerektiriyor.
Bir anne çocuğu hastalandığında onun yanında kalabilir. Bir baba kariyerinden bir süre geri çekilip çocuğunun bakımını üstlenebilir. Bir eş, partnerinin zor bir döneminde kendi ihtiyaçlarını ikinci plana atabilir.
Bunların hiçbirini otomatik olarak baskı olarak tanımlamak mümkün değil.
Sevgi, bağlılık ve sorumluluk insanların hayatındaki gerçek değerler.
Feminist tartışmanın asıl meselesi fedakârlığın varlığı değil, fedakârlığın cinsiyetlendirilmesi.

Bir ailede herkes gerektiğinde birbirinden vazgeçebiliyorsa ortada karşılıklı sorumluluk vardır.
Bir kadından hayatının her döneminde başkaları için vazgeçmesi bekleniyor, erkekten ise aynı şey beklenmiyorsa ortada eşitsizlik vardır.
Özgürlük yalnızca “hayır” diyebilmek mi?
Belki de bugünkü feminist tartışmanın en zor sorusu burada yatıyor.
Kadınların “hayır” diyebilmesi elbette özgürlüğün önemli bir parçası.
Özgürlük yalnızca “hayır” diyebilmekten ibaret değil.
Bir kadının isterse “evet” diyebilmesi de özgürlüğün parçası.
Çocuk sahibi olmak istemeyen bir kadın bunu seçebilmeli.
Çocuk sahibi olmak isteyen bir kadın da bunu seçebilmeli.
Kariyerini önceleyen bir kadın küçümsenmemeli.
Ailesiyle daha fazla zaman geçirmek isteyen bir kadın da küçümsenmemeli.

Ev işlerini paylaşmak isteyen bir çift de geleneksel bir iş bölümünü tercih eden bir çift de kendi hayatını kurabilmeli. Tercihlerin arkasındaki ekonomik ve toplumsal koşullar da göz ardı edilmemeli.
Asıl mesele fedakârlığı yeniden tanımlamak olabilir
Feminist hareketin bugün ihtiyaç duyduğu tartışma, “Fedakârlık iyi midir, kötü müdür?” sorusundan daha farklı.
Kimin fedakârlık yaptığına, neden yaptığına ve karşılığında ne aldığına bakmak gerekiyor.
Kadının bakım emeği ücretsiz ve görünmez olduğu için ekonomik bağımsızlığı zayıflıyorsa sorun fedakârlığın kendisi değil, emeğin değer görmemesi.
Bir kadın ailesi için kariyerinden vazgeçtiğinde bunun bedelini yalnızca kadın ödüyorsa sorun yine fedakârlık değil, sorumluluğun eşit paylaşılmaması.

Kadın kendi isteğiyle bir süre çalışmamayı seçiyor ve bu karar ekonomik olarak güvence altındaysa bunu doğrudan “baskı” olarak tanımlamak da kadınların seçimlerini küçümsemek olabilir.
Belki de feminist hareketin önündeki yeni soru şu:
Kadınları fedakârlıktan kurtarmak mı, yoksa fedakârlığın kadınlara mecbur bırakılmadığı bir dünya kurmak mı?
Bell Hooks’un anneliğin değerini yeniden düşünmeye çağırması, Nancy Fraser’ın bakım emeğinin toplumsallaştırılmasını savunması ve Roxane Gay’in her seçimin otomatik olarak feminist olmadığı uyarısı aynı noktada kesişiyor:
Kadınların hayatları için tek bir doğru model yok.
Özgürlük, bütün kadınların aynı hayatı seçmesi değil.
Kadınların kendi hayatlarını seçerken ekonomik bağımsızlığa, toplumsal desteğe ve gerçek seçeneklere sahip olması.
Fedakârlık da ancak o zaman bir zorunluluk olmaktan çıkıp gerçekten bir tercihe dönüşebilir.

