Distopik edebiyatın en önemli yazarlarından Margaret Atwood, yayımlanmasının üzerinden 40 yılı aşkın süre geçen Damızlık Kızın Öyküsü romanının bugün birçok okur için artık kurgu değil, yaşanabilecek bir gerçeklik gibi algılandığını söyledi.
İki kez Booker Ödülü kazanan Kanadalı yazar; kadın hakları, ifade özgürlüğü ve demokratik kurumların zayıflamasına ilişkin yıllardır yaptığı uyarıların günümüzde daha görünür hâle geldiğini belirtti. Atwood, özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde kürtaj hakkına yönelik kısıtlamaların, kitap yasaklarının ve sansür tartışmalarının romanını yeniden gündemin merkezine taşıdığına dikkat çekti.
1985 yılında yayımlanan Damızlık Kızın Öyküsü, kadınların doğurganlıkları üzerinden kontrol altına alındığı, teokratik ve otoriter Gilead Cumhuriyeti’nde geçiyor. Atwood, romanı kaleme alırken tamamen hayal ürünü bir dünya yaratmadığını; kurguda yer verdiği baskı yöntemlerinin tamamını tarihte farklı dönem ve toplumlarda yaşanmış uygulamalardan oluşturduğunu daha önce de birçok kez dile getirmişti.
Kitap yasaklarına da değinen Atwood, yasakların fikirleri tamamen susturamadığını savundu. Yazara göre bir kitabı yasaklama girişimi, eseri ortadan kaldırmak yerine daha görünür hâle getiriyor ve okurların merakını artırıyor.
Atwood, yeni anı kitabı Book of Lives üzerinden Kanada’nın doğasında geçen çocukluğunu, yazarlık kariyerini ve uzun yıllar birlikte olduğu yazar Graeme Gibson ile paylaştığı yaşamı da anlattı. Edebiyatın yalnızca hikâye anlatmakla sınırlı olmadığını vurgulayan Atwood, kitapların toplumun yöneldiği karanlık ihtimalleri önceden görünür kılabilecek güçlü birer uyarı olduğuna işaret etti.
Damızlık Kızın Öyküsü, aradan geçen yıllara rağmen yalnızca edebî bir distopya olarak değil; kadınların bedeni, özgürlüğü ve kamusal hayattaki yeri üzerinden yürütülen güncel tartışmaların simgelerinden biri olarak okunmayı sürdürüyor.
