Almanya, İkinci Dünya Savaşı’nın ve Holokost’un karanlık mirasıyla yüzleşerek toplumsal bir “bağışıklık” kazandığını düşünüyordu. Ancak son dönemde aşırı sağcı ideolojilerin ve radikal söylemlerin sandıklardan güçlü bir şekilde çıkması, ülkenin en büyük tarihsel sınavıyla yeniden karşı karşıya olduğunu gösteriyor. Yapılan derinlemesine analizler, Almanya’nın kurumsal olarak inşa ettiği demokratik hafızanın, modern krizlerin ve popülizmin yarattığı dalgalarla ciddi şekilde sarsıldığını ortaya koyuyor.
Hafıza duvarındaki çatlaklar
Almanya’da nesiller boyu okullarda titizlikle okutulan, toplama kamplarına yapılan zorunlu ziyaretlerle canlı tutulan “Nie wieder” (Bir daha asla) ilkesi, günümüzde aşırı sağcı Alternative für Deutschland (AfD) partisi ve radikal gruplar tarafından doğrudan test ediliyor. Özellikle ülkenin doğu eyaletlerinde oyların yüzde 30’ların üzerine çıkması, İkinci Savaş’tan bu yana ilk kez aşırı sağın bir eyalet yönetiminde bu kadar baskın hale gelme riskini doğuruyor.
Uzmanlar, AfD’nin Türingiya lideri Björn Höcke gibi figürlerin, Berlin’deki Holokost Anıtı’nı “utanç anıtı” olarak nitelendirip tarihsel anlatıyı tersine çevirmeye (tarihsel revizyonizm) çalıştığına dikkat çekiyor. Eski toplama kampları ve anıt alanlarına yönelik ırkçı saldırıların son aylarda katlanarak artması da bu retoriğin sokaktaki yansıması olarak görülüyor.
Korku ve yüzleşme arasında bir toplum
AfD’nin yükselişini tetikleyen en büyük unsurlar ekonomik belirsizlikler, Ukrayna savaşıyla derinleşen enerji krizi ve göçmen karşıtlığı olarak öne çıkıyor. Ancak bu durum, Almanya’nın demokratik reflekslerini de tamamen yok etmiş değil. Ülke genelinde milyonlarca insan “Naziler dışarı!” sloganlarıyla sokaklara dökülerek demokrasi nöbetleri tutmaya devam ediyor.
Alman toplumu şu an kritik bir soruyla yüzleşiyor: Eğitim ve yasalarla örülen o tarihsel set, modern krizlerin yarattığı popülizm dalgasına karşı koyabilecek kadar güçlü mü? yoksa hafıza, güncel korkuların gölgesinde kalmaya mahkum mu?
