Millî bayram sabahlarında şehirlerin bir bölümü tören alanlarına, meydanlara ve aile sofralarına yönelirken başka bir bölümü mağazaların kepenklerini açıyor, kahve makinelerini çalıştırıyor, telefonların başına geçiyor, kargoları araçlara yüklüyor. Okullar kapalı, kamu kurumları sessiz, yollar görece sakin. Buna karşılık alışveriş merkezleri, restoranlar, çağrı merkezleri, depolar, fabrikalar ve mağazalar çalışmaya devam ediyor.
Takvim, herkese aynı günü gösteriyor. Tatil ise herkese aynı biçimde sunulmuyor.
Özel sektörde millî bayramların ve resmî tatillerin çoğu zaman sıradan bir iş günü gibi değerlendirilmesi, yalnızca kötü yöneticilerin ya da birkaç duyarsız şirketin tercihi olarak açıklanamaz. Mesele, modern kapitalizmin çalışma zamanına bakışıyla, tüketim kültürüyle, gelir kaybı korkusuyla ve çalışanların pazarlık gücünün giderek zayıflamasıyla doğrudan bağlantılı.
Bir toplumun ne zaman çalıştığı kadar ne zaman birlikte durabildiği de önemlidir; çünkü tatil yalnızca çalışmamak değildir. Ortak zaman, ortak hafıza ve toplumsal yaşama katılma hakkıdır.
Çalışma saatleri hiçbir zaman kendiliğinden kısalmadı
Bugün sekiz saatlik iş gününü, hafta sonunu, yıllık izni ve ücretli tatili çalışma hayatının doğal parçaları olarak görüyoruz. Oysa bu hakların hiçbiri işverenlerin kendiliğinden sunduğu birer armağan değildi.
Sanayi Devrimi’nin ilk dönemlerinde fabrikalarda günlük 12, 14, hatta daha uzun çalışma süreleri sıradan kabul ediliyordu. İşçiler yalnızca emeklerini değil, günlerinin neredeyse tamamını fabrikaya teslim ediyordu. Kadınlar ve çocuklar da aynı düzenin içindeydi. Üretim araçlarının aralıksız çalışması, insan bedeninin ve zihninin ihtiyaçlarından daha önemli görülüyordu.
Sekiz saatlik iş günü talebi bu koşullarda doğdu. İşçi hareketlerinin temel sloganlarından biri, günün sekiz saatinin çalışmaya, sekiz saatinin dinlenmeye, sekiz saatinin de insanın kendisine ait olması gerektiğini savunuyordu. 1919 yılında kurulan Uluslararası Çalışma Örgütü’nün kabul ettiği ilk sözleşme, sanayide çalışma süresini günde sekiz, haftada 48 saatle sınırlandırmayı hedefliyordu. Benzer düzenleme 1930’da ticaret ve büro çalışanları için de gündeme geldi.
Ücretli izin hakkı da oldukça geç ortaya çıktı. 19. yüzyılda yıllık izin daha çok devlet memurlarıyla sınırlıydı. Bazı özel işverenler bu uygulamayı ancak 20. yüzyılın başlarında sınırlı biçimde benimsemeye başladı. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından ücretli izin, daha geniş çalışan kesimleri için yasal bir hak hâline gelmeye başladı. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün 1936 tarihli ilk ücretli izin sözleşmesi, bir yıllık çalışmanın ardından yalnızca altı iş günlük asgari izin öngörüyordu. 1970 tarihli sözleşmeyle bu standart en az üç çalışma haftasına çıkarıldı.
Tarihin gösterdiği gerçek açık: Çalışma süresinin sınırlandırılması ve dinlenme hakkı, ekonomik düzenin doğal gelişimiyle değil, çalışanların uzun mücadeleleriyle kazanıldı.
Bugün millî bayramlarda ve resmî tatillerde çalışmanın olağanlaştırılması, geçmişte kazanılmış bu hakların doğrudan kaldırılması anlamına gelmese bile onların içinin yavaş yavaş boşaltılması anlamına gelebiliyor.
Kapitalizm yalnızca emeği değil, zamanı da satın alır
Kapitalist üretim düzeninde işveren, çalışanın yalnızca belirli bir işi yapmasını satın almaz. O işi yapacağı zamanı da satın alır.
Fabrikadaki vardiya, mağazadaki mesai, çağrı merkezindeki nöbet ya da bilgisayar başında geçirilen saat, çalışanın yaşamından ayrılarak ekonomik değere dönüştürülür. İşveren açısından işyerinin kapalı olduğu her saat, potansiyel gelir kaybı olarak görülebilir. Çalışan açısından ise aynı saat dinlenme, ailesiyle buluşma, çocuğunun törenine katılma, arkadaşlarıyla görüşme ya da hiçbir şey yapmadan oturma hakkıdır.
İki tarafın zamana verdiği anlam burada çatışır.
Şirket için zaman, kullanılmadığında kaybedilen bir kaynak olabilir. Çalışan için zaman, geri getirilemeyen yaşamın kendisidir.
Modern kapitalizmin en belirgin özelliklerinden biri, boş kalabilecek hemen her zamanı ekonomik faaliyetin içine çekmesidir. Gece alışverişi, pazar günü teslimatı, 24 saat müşteri hizmeti, aynı gün kargo, bayram kampanyası ve tatil indirimi bu anlayışın ürünleridir.
Bir dönem yalnızca acil ihtiyaçların karşılandığı günlerde bugün elektronik cihazdan mobilyaya, kıyafetten kozmetiğe kadar hemen her ürün satılıyor. Bunun nedeni toplumun millî bayram sabahı mutlaka yeni bir kazak ya da televizyon satın alma ihtiyacı duyması değil. İşletmelerin, tüketicinin harcama yapabileceği hiçbir zaman dilimini boş bırakmak istememesi.
Kapitalizm tatili ortadan kaldırmak zorunda değildir. Tatili de pazarlanabilir bir ürüne dönüştürebilir.
Çalışanların izinli olduğu günler, perakende ve hizmet sektörleri açısından “yüksek müşteri trafiği” anlamına gelir. Bir kesimin dinlenmesi, başka bir kesimin daha yoğun çalışması üzerine kurulur. Millî bayram, mağaza çalışanı için kutlama günü olmaktan çıkar; “kampanya dönemi”ne dönüşür.
Tatilin kendisi sınıfsallaşıyor
Aynı şehirde yaşayan insanlar, aynı millî bayramı eşit biçimde deneyimlemiyor.
Kamu çalışanı ailesiyle kahvaltı yaparken özel sektör çalışanı işe yetişmeye çalışabiliyor. Beyaz yakalı bir çalışan uzaktan çalışma imkânı bulabilirken mağaza çalışanının işyerinde bulunması gerekiyor. Üst düzey yönetici bayram tatilini başka bir şehirde geçirirken şirketin güvenlik, temizlik, lojistik ve müşteri hizmetleri ekipleri görev başında kalıyor.
Bu tablo yalnızca sektörler arasında değil, aynı şirketin içinde bile farklı tatil rejimleri yaratabiliyor.
Yönetim kadroları izinli olabilirken saha çalışanları çalışıyor. Merkez ofis kapalıyken mağazalar açık tutuluyor. Şirketin sosyal medya hesapları millî bayram mesajları paylaşırken o paylaşımın yayımlandığı kurumda çalışan binlerce kişi bayram günü vardiyaya çağrılabiliyor.
Böylece tatil, evrensel bir çalışan hakkı olmaktan uzaklaşıp mesleğe, statüye, gelire ve pazarlık gücüne bağlı bir ayrıcalığa dönüşüyor.
Toplum bir günlüğüne dinlenirken o dinlenmenin altyapısını görünmez emekçiler kuruyor. Kahveyi hazırlayan, masayı temizleyen, kasayı açan, siparişi taşıyan, oteli düzenleyen, toplu taşımayı kullandıran ve güvenliği sağlayan insanlar çoğu zaman ortak tatilin dışında kalıyor.
Elbette sağlık, güvenlik, ulaşım, enerji ve iletişim gibi alanlarda hizmetin tamamen durması mümkün değil. Sorun, zorunlu hizmetlerle ticari tercihlerin aynı kategoriye yerleştirilmesi.
Bir hastanenin acil servisinin açık olması toplumsal zorunluluktur. Bir giyim mağazasının 29 Ekim sabahı kampanya yapması ise ticari tercihtir.
Bu ikisinin aynı gerekçeyle açıklanması, “hayat devam ediyor” cümlesinin arkasına saklanan ekonomik bir yanılsamadır.
Türkiye’de çalışan neye hak kazanıyor?
Türkiye’de ulusal bayram ve genel tatil günlerinde çalışmaya ilişkin temel hükümler İş Kanunu’nda düzenleniyor. Bu günlerde çalışılmaması hâlinde işçi, herhangi bir iş karşılığı olmaksızın o günün tam ücretini almaya hak kazanıyor. Çalışılması durumunda ise normal günlük ücretine ek olarak bir günlük ücret daha ödenmesi gerekiyor. Başka bir ifadeyle çalışan, o gün için toplam iki günlük ücrete hak kazanıyor.
Kâğıt üzerinde bu düzenleme, bayram günü çalışmanın ekonomik karşılığını güvence altına alıyor. Uygulamada ise mesele yalnızca ücret değildir.
Bir çalışana fazladan ödeme yapılması, kaybettiği ortak zamanı geri getirmez. Çocuğunun okul törenine katılamamasının, ailesinin bayram buluşmasını kaçırmasının veya bütün yakınları izinliyken işyerinde bulunmasının karşılığı yalnızca bir günlük ücretle ölçülemez.
Üstelik her çalışan yasal hakkını talep edebilecek güçte değildir. İşsizlik korkusu, kayıt dışı çalışma, sendikasızlık, kısa süreli sözleşmeler ve işveren karşısındaki güç eşitsizliği, çalışanların itiraz etmesini zorlaştırabilir. Bazı çalışanlar ek ücretin doğru hesaplanıp hesaplanmadığını bile takip edemezken bazıları bayram mesaisini kabul etmediğinde vardiyasının, priminin ya da işyerindeki konumunun etkilenmesinden endişe duyabilir.
Bir hakkın yasada yazmasıyla gündelik hayatta kullanılabilmesi aynı değildir.
Gerçek hak, çalışanın onu kullandığında cezalandırılmayacağından emin olduğu haktır.
“İnsanlar alışveriş yapmak istiyor” savunması
İşletmelerin millî bayramlarda açık tutulmasının en yaygın gerekçelerinden biri müşteri talebidir. İnsanların izinli olduğu günlerde alışveriş merkezlerine, restoranlara ve eğlence alanlarına yöneldiği söylenir.
Bu gerekçe ilk bakışta mantıklı görünür. Talep varsa işletme açık kalır, işletme açık kalınca istihdam ve gelir oluşur. Kapitalist piyasa düzeninin temel çalışma biçimi de budur.
Yine de burada gözden kaçırılan bir döngü bulunuyor.
Mağazalar açık olduğu için insanlar alışveriş merkezlerine gider. İnsanlar alışveriş merkezlerine gittiği için mağazalar açık tutulur. Zamanla kamusal alanların, ücretsiz etkinliklerin ve mahalle kültürünün zayıfladığı kentlerde alışveriş merkezleri yalnızca alışveriş yapılan değil, boş zaman geçirilen başlıca mekânlara dönüşür.
Böylece tüketim bir seçenek olmaktan çıkarak tatil günlerinin ana etkinliğine dönüşür.
Toplumun dinlenme biçimi bile piyasa tarafından düzenlenmeye başlanır. Bayramın anlamı, ortak hafıza ve kamusal katılımdan uzaklaşıp indirim oranları, restoran rezervasyonları ve alışveriş kampanyaları üzerinden kurulabilir.
Özel sektör çalışanına “müşteri istiyor” denirken müşteriye de “her yer açık” mesajı verilir. Bu karşılıklı beslenen mekanizma sonunda kimsenin bireysel olarak kurmadığı, herkesin içinde hareket etmek zorunda kaldığı bir çalışma-tüketim çarkı yaratır.
Kapitalizm neden ortak tatilden hoşlanmaz?
Ortak tatil, piyasanın tüm toplumu aynı anda harekete geçirme gücüne kısa süreli bir sınır koyar.
Herkesin aynı anda durması, hayatın yalnızca üretim ve tüketimden ibaret olmadığını hatırlatır. İnsanlar işyerindeki görevlerinden bağımsız olarak yurttaş, ebeveyn, arkadaş, komşu veya yalnızca kendileri olabilir.
Bu nedenle ortak tatil fikri ekonomik olduğu kadar politiktir.
Millî bayramlar toplumun tarihsel hafızasını yeniler. İşçi bayramları emeğin kolektif gücünü hatırlatır. Dini bayramlar aile ve dayanışma bağlarını güçlendirir. Yılbaşı gibi genel tatiller, toplumun büyük bölümünün aynı anda durabilmesini sağlar.
Piyasa mantığı ise zamanı bireyselleştirmeyi tercih eder. Bir çalışan bugün izinliyken diğeri çalışır. Biri gece vardiyasındayken diğeri gündüz tüketir. Böylece üretim ve hizmet hiç durmaz.
24 saat açık ekonomi, teknik açıdan verimli görünebilir. Toplumsal açıdan ise insanların ortak zamanını parçalar.
Ortak boş zaman kaybolduğunda ailelerin, arkadaş gruplarının ve toplulukların bir araya gelmesi zorlaşır. Herkesin izin günü farklıdır. Eşlerden biri çalışırken diğeri evdedir. Çocuk tatildeyken ebeveyn mesaidedir. İnsanlar aynı kentte yaşar fakat zamanları birbirine değmez.
Bu durum yalnızlık, yabancılaşma ve tükenmişlik duygusunu büyütebilir.
Fordizmden dijital kapitalizme: Mesai bitiyor, iş bitmiyor
20.yüzyılın sanayi kapitalizmi, çalışanı belirli saatlerde fabrikaya topluyordu. Vardiya sona erdiğinde işçi en azından fiziksel olarak üretim alanından ayrılabiliyordu.
Bugünün dijital ekonomisinde iş, çalışanı evine kadar takip edebiliyor.
E-posta, mesajlaşma uygulamaları, çevrim içi toplantılar ve uzaktan erişim sistemleri çalışma gününün sınırlarını bulanıklaştırdı. Birçok beyaz yakalı çalışan resmî tatilde ofise gitmese bile telefonuna gelen mesajları kontrol ediyor, “acil” e-postaları yanıtlıyor veya kısa bir çevrim içi toplantıya katılıyor.
İşyerinin kapalı olması, çalışanın gerçekten izinli olduğu anlamına gelmeyebiliyor.
Bu yeni düzen, çalışma süresinin görünmez biçimde uzamasına neden oluyor. Bordroya fazla mesai olarak yansımayan birkaç mesaj, kısa telefon görüşmeleri ve dosya kontrolleri gün boyunca zihinsel bir nöbet hâli yaratıyor.
Çalışanın bedeni tatilde, zihni işyerinde kalıyor.
Dijital kapitalizm, fabrikanın duvarlarını ortadan kaldırdı. Çalışma mekânı genişledikçe dinlenmenin sınırları daraldı.
“Çalışmak istemeyen tembeldir” anlatısı
Dinlenme hakkına yönelik en güçlü kültürel baskılardan biri, çalışmayı ahlaki üstünlükle özdeşleştiren anlayıştır.
Uzun saatler çalışan kişi disiplinli, fedakâr ve başarılı kabul edilir. Tatil talep eden, mesai saatine dikkat eden veya iş dışındaki yaşamına önem veren çalışan ise ilgisiz ya da yeterince hırslı görülme riski taşır.
Bu kültür, şirketlerin “biz bir aileyiz”, “hepimiz taşın altına elimizi koymalıyız” ve “yoğun dönemlerde fedakârlık gerekir” gibi söylemleriyle pekiştirilebilir.
Oysa şirket ile çalışan arasındaki ilişki aile ilişkisi değil, emek karşılığında ücret ödenen hukuki ve ekonomik bir ilişkidir. Şirket zarar ettiğinde çalışanlardan fedakârlık istenirken şirket kâr ettiğinde bu kazanç her zaman aynı oranda paylaşılmaz.
Fedakârlığın sürekli olarak çalışandan beklenmesi, dayanışma değil güç eşitsizliğidir.
Kapitalizm çalışma arzusunu yalnızca ekonomik zorunlulukla değil, kimlik üzerinden de üretir. İnsanlara değerlerinin ne kadar çalıştıklarıyla ölçüldüğü hissettirilir. Dinlenmek suçluluk yaratır. Tatil sırasında bile üretken olunması, kitap okunması, eğitim alınması, spor yapılması ya da kişisel gelişime yatırım yapılması beklenir.
Boş zaman bile performans alanına dönüşür.
Daha uzun çalışmak daha verimli olmak mı?
Uzun mesai saatlerinin ekonomik başarı getirdiği düşüncesi oldukça yaygın. Buna karşın çalışma süresiyle verimlilik arasında basit ve doğrusal bir ilişki bulunmuyor.
OECD, yıllık çalışma süresini istihdam edilen kişi başına fiilen çalışılan toplam saat üzerinden hesaplıyor. Bu veri ülkeler arasında önemli farklılıklar bulunduğunu gösterirken uzun çalışma sürelerinin otomatik olarak yüksek saatlik üretkenlik anlamına gelmediği de çeşitli karşılaştırmalarda görülüyor.
Dinlenmeyen çalışanın dikkati azalabilir, hata oranı artabilir, iş kazası riski yükselebilir ve işe bağlılığı zayıflayabilir. Sürekli erişilebilir olma beklentisi kısa vadede şirketin işini hızlandırsa da uzun vadede çalışan devrini, tükenmişliği ve sağlık sorunlarını artırabilir.
Uluslararası Çalışma Örgütü de ücretli iznin çalışanların fiziksel ve ruhsal iyilik hâlini koruduğunu, aileleriyle zaman geçirmelerine yardımcı olduğunu ve üretkenliği desteklediğini vurguluyor.
Dinlenme, üretimin düşmanı değildir. Sağlıklı ve sürdürülebilir çalışmanın altyapısıdır.
Avrupa’da ortak dinlenme zamanı tartışması
Avrupa ülkelerinde mağazaların pazar günleri ve resmî tatillerde açılmasına ilişkin tek tip bir uygulama bulunmuyor. Bazı ülkelerde işletmeler geniş ölçüde açık kalabilirken Almanya, Polonya ve çeşitli Avrupa bölgelerinde pazar günü veya resmî tatil ticaretine yönelik önemli sınırlamalar bulunuyor. Bu düzenlemeler yalnızca dini geleneklerle değil, çalışanların dinlenme hakkı, aile yaşamı ve küçük işletmelerin korunmasıyla da ilişkilendiriliyor.
Fransa’da pazar günü çalışma uzun yıllardır ekonomik özgürlük ile ortak dinlenme zamanı arasındaki tartışmanın merkezinde yer alıyor. Belirli turistik bölgelerde mağazaların açılmasına izin verilirken diğer bölgelerde sınırlamalar uygulanabiliyor. Almanya’da da pazar günü mağaza açılışları genel olarak sıkı kurallara ve istisnalara bağlı.
Bu örneklerin kusursuz modeller olduğu söylenemez. Her ülkede turizm, küçük işletmeler, tüketici ihtiyaçları ve çalışan hakları arasında farklı dengeler kuruluyor.
Yine de temel soru aynıdır: Bir toplum, ekonomik faaliyetin haftanın ve yılın her gününde kesintisiz sürmesini mi ister, yoksa insanların büyük bölümünün aynı anda dinlenebileceği ortak zamanları korumayı mı tercih eder?
Bu tercih yalnızca ekonomik büyüme meselesi değildir. Nasıl bir toplumda yaşamak istediğimizle ilgilidir.
Millî bayramda şirket mesajı, çalışanlara vardiya
Türkiye’de birçok marka millî bayramlarda sosyal medya hesaplarını Atatürk fotoğrafları, bayraklar ve duygusal mesajlarla süslüyor. Şirketler Cumhuriyet’e, bağımsızlığa ve ortak değerlere bağlılıklarını anlatıyor.
Aynı şirketlerin mağazalarında ve depolarında çalışanlar ise o gün normal vardiyalarını sürdürebiliyor.
Bu çelişki, kurumsal iletişim ile çalışma gerçekliği arasındaki mesafeyi gösteriyor.
Bir şirketin millî bayrama değer vermesi yalnızca paylaşım yapmakla ölçülmemeli. Çalışanlarının o gün törenlere katılabilmesine, ailesiyle vakit geçirebilmesine ve toplumsal hafızanın parçası olabilmesine imkân tanıyıp tanımadığına da bakılmalı.
Bayramı kutlamak, yalnızca şirket logosuna bayrak eklemek değildir. O bayramı çalışan için yaşanabilir kılmaktır.
Çözüm bütün işletmeleri kapatmak mı?
Tartışmayı yalnızca “her yer kapatılsın” ve “ekonomi tamamen dursun” ikiliğine sıkıştırmak gerçekçi değildir.
Sağlık, güvenlik, enerji, ulaşım, haberleşme, konaklama ve bazı gıda hizmetlerinin devam etmesi gerekir. Turistik bölgelerde ve zorunlu ihtiyaç alanlarında farklı düzenlemeler uygulanabilir.
Buna karşılık zorunlu olmayan sektörlerde millî bayramların gerçek bir tatil olarak değerlendirilmesi mümkündür.
Çalışmanın kaçınılmaz olduğu alanlarda ise gönüllülük, adil vardiya paylaşımı, güçlü ek ücret, telafi dinlenmesi ve çalışan temsilcilerinin karar süreçlerine katılması sağlanabilir. Aynı personelin bütün tatillerde görevlendirilmesi önlenebilir. Çocuğu olan, bakım sorumluluğu bulunan veya bayram törenlerine katılmak isteyen çalışanlara öncelik tanınabilir.
Şirketler yalnızca yasal asgari ücreti ödemekle yetinmeyip çalışanların ortak zamana erişimini kurumsal bir ilke hâline getirebilir.
Asıl amaç ekonomiyi durdurmak değil, ekonominin insan yaşamının tamamını yutmasını engellemektir.
Bir ülke aynı anda duramıyorsa gerçekten bayram yapabilir mi?
Millî bayramlar yalnızca geçmişte yaşanan olayları anmak için belirlenmiş tarihler değildir. Bir toplumun kendisini ortak bir hikâyenin parçası olarak hissettiği günlerdir.
Meydandaki törene katılan yurttaşla mağazada ona hizmet eden çalışan aynı bayramın eşit katılımcısı değilse, ortaklık duygusu zedelenir.
Özel sektör çalışanları için tatil hakkının sürekli istisnaya dönüştürülmesi, toplumu yalnızca çalışanlar ve izinliler olarak ayırmaz. Kimin zamanının değerli, kimin zamanının satın alınabilir kabul edildiğini de gösterir.
Tarih boyunca çalışanlar daha yüksek ücretin yanı sıra kendi zamanları üzerinde söz sahibi olabilmek için mücadele etti. Sekiz saatlik iş günü, hafta sonu, yıllık izin ve ücretli tatil bu mücadelenin ürünleriydi.
Bugün tartışılması gereken konu, bayram günü çalışan kişiye fazladan kaç lira ödendiğinden daha büyüktür.
Asıl soru şudur:
Bir insanın ailesiyle, toplumuyla ve kendisiyle geçireceği zamanın fiyatını kim belirleyebilir?
Ekonomi insan yaşamını sürdürmek için vardır. İnsan yaşamı ekonomiyi kesintisiz sürdürmek için değil.
Millî bayramlarda özel sektörün kapılarını kapatabilmesi, ekonomik bir kayıp olarak değil, çalışanların ortak hayata yeniden katılması olarak görülmeli; çünkü toplumun gerçek zenginliği yalnızca ürettiği mallarla, yaptığı satışlarla veya büyüme oranlarıyla ölçülmez.
Bazen bir ülkenin gelişmişliğini, çalışanlarının birlikte durabilme hakkı gösterir.
