Alexis Self, Monocle
Monocle’un 2026 Yaşam Kalitesi Araştırması’na hoş geldiniz. On dokuz yıl önce, duygudan yoksun ve aşırı veri odaklı şehir sıralamalarına bir alternatif olarak başlayan bu çalışma, bugün iyi bir yaşamın ne anlama geldiğine ilişkin tartışmaların merkezinde yer alıyor.
Monocle olarak şehirleri canlı kılan unsurların neler olduğunu ve onların nasıl daha iyi hâle getirilebileceğini her zaman merak ettik. Ayrıca, şehir sıralamalarının yalnızca vergi oranları, gayrisafi yurt içi hasıla (GSYH) ve yaşam maliyetleri gibi ölçütlere dayanmasının garip olduğunu düşünüyorduk. Sonuçta bir şehrin yaşam kalitesi; kültürü, perakende sektörü, konaklama olanakları ve mimarisiyle de değerlendirilmeliydi. Bu düşünceden hareketle, dünyanın 40 farklı şehrindeki muhabirlerimize gönderilen 30 soruluk bir anket hazırladık.
Aradan geçen 19 yılın ardından, görüşlerine güvendiğimiz ve değerlendirmelerine önem verdiğimiz muhabirlerimizin fikirlerini almaya devam ediyoruz. Araştırma hâlâ güvenlik, ulaşılabilirlik, yönetişim, yeşil alanlar ve benzeri unsurları ölçen sorular içeriyor. Ancak bununla yetinmiyor; saat 22.00’den sonra kaliteli bir yemek yiyip bir şeyler içebileceğiniz mekânlar bulmanın mümkün olup olmadığını da sorguluyoruz. Dünyadaki değişimlere paralel olarak her yıl küçük güncellemeler yapıyoruz. 2026 araştırmasında özellikle şehirlerin dinamizmine, kentsel vizyonuna ve güvenlik durumuna odaklandık. Ayrıca değerlendirdiğimiz şehirleri daha kapsamlı analiz edebilmek için gayrimenkul danışmanlık şirketi Knight Frank ile EIT Edition’ın Copenhagenize Endeksi 2025 verilerinden de yararlandık. Bu endekste yer alan “bisiklet kullanım payı” göstergesi, günlük yolculukların ne kadarının bisikletle gerçekleştirildiğini ölçüyor.
Verileri ayrıntılı biçimde inceledikten ve muhabirlerimizin değerlendirmelerini okuduktan sonra editörlerimiz nihai listeyi oluşturdu. Kuzey Amerika şehirleri, cesur bir istisna olarak öne çıkan Vancouver’a rağmen, yüksek suç oranları, gelir eşitsizliği ve konut sorunları nedeniyle sıralamada zorlandı. Benzer şekilde, Cape Town’daki halka açık yüzme havuzları ve Kigali’nin son derece temiz sokakları gibi umut verici gelişmelere rağmen, Afrika ve Orta Doğu’daki şehirler Avrupa ve Asya’daki bazı köklü pazarların sunduğu güvenlik düzeyine ulaşabilmiş değil. Aynı nedenle Londra ve Los Angeles da listeye giremedi.
Bu nedenle bu araştırmayı nihai bir hükümden ziyade bir tartışmanın başlangıcı olarak görmek gerekir. Birleşmiş Milletler verilerine göre dünya nüfusunun beşte dördü şehirlerde yaşıyor ve bu oran giderek artıyor. Şehirler ilerlemenin motorları ve sürekli devam eden birer deney alanıdır; en iyi şehirler bile kusursuz değildir. Bu araştırmanın amacı, yaşanabilirlik konusundaki tartışmayı sıkıcı politika başlıklarının ötesine taşıyarak, insanları belirli şehirlere yönelten duygular, düşünceler ve yaşam deneyimleri üzerine gerçek bir sohbet başlatmaktır.
Peki, sizin şehriniz bu listeye girebildi mi?
20- Kyoto
Yaklaşık iki milyonluk nüfusuyla Perth, dünyanın en izole büyük şehri olarak kabul ediliyor. Uçakla Sidney’e yalnızca beş saat uzaklıkta olsa da, şehir hakkında yapılan yaygın bir espri, Perth’in zaman bakımından Sidney’in yirmi yıl gerisinde olduğudur. Bu durum belki de Avustralya’da yıl boyunca en fazla güneş alan şehir olmasının getirdiği rahat yaşam tarzının bir yansımasıdır. Şehir; iş-yaşam dengesi, plajları, nehir kıyıları ve doğal çalılık alanlarıyla çevrili yamaçlarında sürdürülen açık hava aktiviteleri etrafında şekillenmiştir.
Her yıl 50 milyondan fazla ziyaretçiyi ağırlayan Kyoto, bu yoğunluk nedeniyle mahallelerinde ve böylesine büyük bir ziyaretçi akışını karşılamak üzere tasarlanmamış toplu taşıma sistemlerinde ciddi baskı hissediyor. Kent sakinlerinin her on kişiden dokuzu, aşırı kalabalık otobüs ve trenlerden duydukları rahatsızlığı dile getiriyor.
Kyoto’nun tapınakları ve kutsal mekânları yüzyıllar boyunca depremlerden, yangınlardan ve savaşlardan sağ çıkmayı başardı; ancak son yıllarda sahip oldukları huzurlu atmosferi korumakta aynı derecede başarılı olamadılar. Kyoto Belediye Başkanı Koji Matsui, 2024 yılında, ziyaretçi sayısını sınırlandırarak kent sakinlerinin yaşam kalitesini koruma vaadiyle göreve seçildi.
Bu kapsamda şehir, mart ayında konaklama vergisini artırdı. Artık lüks otellerde kalan misafirler kişi başına gecelik 10.000 yen’e (54 avro) kadar vergi ödüyor. Bu uygulamanın her yıl yaklaşık 12,6 milyar yen (68 milyon avro) gelir sağlayarak ulaşım altyapısının geliştirilmesi, kültürel mirasın korunması ve yoğunluğun azaltılması çalışmalarına kaynak oluşturması bekleniyor.
Hükümet onayı alınması hâlinde, 2027 yılından itibaren turistler belirli hatlarda kent sakinlerinin ödediği otobüs ücretinin iki katına kadar ödeme yapmak zorunda kalabilecek. Japonya’da daha önce bu ölçekte uygulamalara rastlanmamıştı.
19- Vancouver
Son yıllardaki araştırmalarımızda yer almayan Vancouver, bu yıl listeye geri dönerek Kuzey Amerika’dan sıralamaya giren tek şehir olmayı başardı. Kanada’nın Pasifik kıyısındaki bu önemli merkezi, hâlen kentsel yaşam konusunda kıta genelinde örnek gösterilen standartlar belirlemeye devam ediyor. Hâlihazırda yapımı süren dönüştürücü toplu taşıma projeleri ve kapsamlı bisiklet ağı, bunun en belirgin göstergeleri arasında yer alıyor.
Ekim ayında gerçekleştirilecek yerel seçimler öncesinde siyasi tartışmaların yoğunlaşmasına ve mevcut belediye başkanı Ken Sim’in ikinci dönem için adaylığı etrafında yaşanan çekişmelere rağmen, Vancouver’ın cazibesi azalmış değil. Aksine, şehrin nüfusu büyümeyi sürdürüyor. Bu büyümede, giderek daha az misafirperver olarak görülen Amerika Birleşik Devletleri’nden ayrılmayı tercih eden yeni sakinlerin de payı bulunuyor.
18- Melbourne
Bu yılki Melbourne Yazarlar Festivali’nin açılışında, şehrin belediye başkanı Nick Reece kendi yazdığı bir şiiri okudu. Şiir şu dizelerle başlıyordu:
“Melbourne ilk yıllarından beri büyük bir avantaja sahipti;
çünkü biz bir İngiliz ceza kolonisi değil, fikir sahibi insanların şehriydik.
Her kültürden insan buraya akın etti ve Melbourne’un ruhunu canlandırdı.
Ekonomik mucizeler yarattılar ve yemek kültürünü de kesinlikle geliştirdiler.”
Melbourne sakinleri, şehirlerini Avustralya’nın kültür, kahve ve spor başkenti olarak tanımlama fırsatını nadiren kaçırır. Bu durumun arkasında, bir ölçüde Sidney ile süregelen ve hangi şehrin daha önemli olduğu sorusu etrafında şekillenen rekabetten kaynaklanan bir statü kaygısı da yatıyor olabilir.
Her iki şehirdeki gazeteler de rakip şehri küçümsemenin, öfke ve tartışma yaratarak daha fazla tıklanma getireceğini çok iyi biliyor. Bu nedenle Melbourne ile Sidney arasındaki rekabet, yalnızca spor sahalarında ya da ekonomik göstergelerde değil, kültürel kimlik ve şehir gururu üzerinden de sürekli canlı tutuluyor.
17- Seul
Bu yılın başlarında, Güney Kore’nin görevden alınan eski devlet başkanı Yoon Suk Yeol, 2024 yılının sonlarında kısa süreliğine ilan ettiği sıkıyönetim nedeniyle ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. Aylar boyunca Seul’ün merkezi bölgeleri, rakip siyasi gösterilere sahne oldu; gözden düşen liderin destekçileri ve karşıtları neredeyse her gün şehir merkezindeki ana caddelerde yürüyüşler düzenledi.
Buna rağmen başkentin kısa sürede yeniden sakinliğini ve düzenini kazanması, Asya’nın en gelişmiş demokrasilerinden birinin dayanıklılığını gözler önüne seriyor. Aradan bir yıl geçmişken, şehirde yaşanan siyasi çalkantının görünür izlerine neredeyse hiç rastlanmıyor. Seul, yaşadığı bu zorlu dönemi geride bırakarak günlük yaşamın ritmine hızla geri dönmüş durumda.
16- Helsinki
Finlandiya’nın başkenti Helsinki, son yıllarda yaşadığı bazı olumsuzlukların ardından toparlanmayı başarmış olsa da, bu yılki sıralamamızda gerileme yaşadı. Özellikle yüksek harcama yapan Asyalı ve Rus turistlerin sayısındaki belirgin düşüş ile koronavirüs pandemisi sonrasında yaygınlaşan uzaktan çalışma alışkanlığı, hem ticari bölgelerde hem de şehrin genel atmosferinde etkisini hissettirdi.
Canlılık açısından değerlendirildiğinde, Helsinki şehir merkezi zaman zaman 2011 yılında bu listenin zirvesine yerleşen o özgüvenli ve çekici İskandinav başkentinden daha sakin ve daha ölçülü bir görünüm sergiliyor. Her ne kadar 2030 yılında açılması planlanan simgesel bir Mimarlık ve Tasarım Müzesi şehre yeni bir ivme kazandıracak olsa da, Helsinki’nin güçlü bir çekim merkezi oluşturabilmesi için hâlen bazı önemli unsurlara ihtiyacı var.
Bunlar arasında daha fazla dünya standartlarında restoran, canlı bir kulüp ve gece hayatı kültürü, mimari açıdan daha iddialı yapılar ve insanları şehir merkezinde daha uzun süre vakit geçirmeye teşvik edecek kültürel mekânların daha yoğun bir şekilde bir araya gelmesi bulunuyor. Bu eksiklikler giderildiğinde Helsinki’nin yeniden Avrupa’nın en dinamik ve cazip şehirlerinden biri olarak öne çıkması mümkün görünüyor.
15- Amsterdam
Dünyada kaç şehir aynı anda hem bir bisiklet cenneti, hem hayatın keyfini çıkarmayı sevenler için bir çekim merkezi, hem de önemli bir teknoloji üssü olduğunu iddia edebilir? Amsterdam, bu üç özelliği de kendine özgü Hollanda rahatlığıyla bir araya getiriyor. İşte şehrin hem en büyük gücü hem de bazı zayıflıklarının kaynağı tam olarak bu yaklaşım.
Şehrin temel avantajları hâlâ oldukça etkileyici. İşsizlik oranı son derece düşük, çalışma haftaları görece kısa ve dünyanın neredeyse tüm büyük havalimanlarından daha fazla kıtalararası bağlantı sunan Schiphol Havalimanı, Amsterdam’ı küresel hareketliliğin merkezlerinden biri hâline getiriyor.
Hiyerarşinin nispeten yatay olduğu iş kültürü ve iş-yaşam dengesine yönelik rahat yaklaşım, Amsterdam’ı başarıya ulaşmış bir toplumsal deney gibi hissettiriyor. Şehir, ekonomik dinamizmi yüksek bir metropol olmasına rağmen sakinlerine yaşamın tadını çıkarabilecekleri zamanı ve özgürlüğü sunmayı başarmasıyla öne çıkıyor.
14- Singapur
Belirsizliklerin arttığı bir dönemde Singapur, siyasi istikrar ve ticari öngörülebilirlik mesajını daha da güçlü biçimde öne çıkarmayı tercih etti. Şehir devletinin Ekonomik Kalkınma Kurulu, Singapur’u “her şeyin doğru şekilde işlediği bir yer” olarak tanımlayan yeni bir tanıtım kampanyası başlattı.
Bu güvenli liman niteliği büyük ölçüde istikrarlı yönetime dayanıyor. Bunun yanında, vatandaşların emniyet teşkilatına duyduğu yüksek güven de önemli bir rol oynuyor; yapılan bir araştırmada katılımcıların yüzde 97’si polise güvendiklerini ifade etti.
İş yapma kolaylığı ise Singapur’un değişmeyen avantajlarından biri olmaya devam ediyor. Yeni bir şirket kurmak bir günden biraz daha uzun sürerken, düşük kurumlar vergisi ve gelir vergisi oranları şehri yatırımcılar ve girişimciler için son derece cazip kılıyor. Burada faaliyet gösteren şirketler için devlet desteği, küresel belirsizliklerin arttığı dönemlerde önemli bir güvence sağlıyor; her ne kadar bu yaklaşım zaman zaman serbest piyasa dinamizmini sınırladığı yönünde eleştirilse de.
Singapur’un coğrafi konumu da bölge içinde hem iş hem de turistik amaçlı seyahatleri oldukça kolaylaştırıyor. Bu avantaj, Changi Havalimanı’nın pasaport göstermeden geçiş imkânı sunan sınır kontrol sistemiyle daha da güçleniyor. Nitekim Changi, üst üste iki yıl boyunca dünyanın en iyi havalimanı seçilmesinin nedenlerinden birini de bu yenilikçi uygulamaya borçlu.
13- Barselona
Barselona’nın bu yıl Dünya Mimarlık Başkenti unvanını alması son derece hak edilmiş bir durum. Şehir, bina tasarımı ve kentsel planlama alanında küresel ölçekte öncü konumda yer alıyor. Uygun maliyetli ve verimli toplu taşıma sistemi de sürekli genişliyor; iki ana tramvay hattını birbirine bağlamaya yönelik bir proje ile havalimanına uzanan metro hattının genişletilmesi bunlara dahil.
Öte yandan Parc de la Ciutadella da kapsamlı ve ihtiyaç duyulan bir yenileme sürecinden geçiyor. Sokakların giderek daha yeşil hâle gelmesi ve 19. yüzyıldan kalma örnek niteliğindeki şehir planının hâlâ kent sakinlerinin yaşam kalitesini desteklemesi sayesinde, iş gücünün yüzde 40’ının günlük işe yürüyerek gitmesi şaşırtıcı değil.
Ne var ki Belediye Başkanı Jaume Collboni, selefi Ada Colau tarafından başlatılan ve şehir merkezindeki transit trafiği sınırlayan “Süper Bloklar” (Superblocks) planını sürdürmeme kararı aldı. Bu karar, kentsel yaşam ve trafik yönetimi açısından şehirde tartışma yaratan bir değişim olarak görülüyor.
12- Milano
Yılın henüz yarısına gelmiş olsak da Milano, 2026’yı oldukça başarılı bir şekilde geçiriyor. Kış Olimpiyatları, Yaz Oyunlarının yarattığı büyük heyecan düzeyine ulaşamamış olsa da şehrin katedralinin görüntülerinin dünya genelinde milyarlarca izleyiciye ulaşması hem yumuşak güç kapasitesi hem de yaşam kalitesi algısı açısından önemli bir katkı sağladı. Bu tür küresel görünürlük, Milano’nun itibarını güçlendirirken, aynı zamanda şehrin Alp Dağları’na olan yakınlığını da yeniden hatırlatmış oldu.
11- Stokholm
Stokholm, bir kez daha bir yeniden icat sürecinin içinde. Yıllar süren çalışmaların ardından tamamlanan 12 milyar İsveç kronu (1,1 milyar avro) değerindeki New Slussen projesi, Södermalm ile Eski Şehir’i birbirine bağlayan parlak yeni bir kentsel bölge olarak hayat bulmuş durumda ve şimdiden insanlarla dolup taşıyor.
Trafiğin ortadan kalktığı bu alanın yerini, yayalar ve bisikletliler için tasarlanmış, adeta İskandinav bir sahil yolu (corniche) hissi veren bir kamusal mekân almış. Batıda Mälaren Gölü’nün, doğuda ise Djurgården Adası’nın etkileyici manzaraları bu alanı çevreliyor.
Yaz ayları her zaman İsveç başkentine bir iyimserlik dalgası getirir ve bu yıl da durum farklı değil. Dar bir su geçidi olan Pålsundet’te, yeşil köşeler ve eski ahşap teknelerle çevrili yüzme alanı, şimdiden kent sakinleri arasında büyük ilgi görmeye başlamış durumda.
10- Oslo
Oslo, hem tarihî mirasıyla hem de hiper-modern yeşil bir başkent olarak üstlendiği yeni rolüyle son derece uyum içinde yaşıyor. Bu kendinden emin duruş, bu yıl Stockholm’ün önünde yer almasını da sağlıyor (förlåt!).
On yıllara yayılan iddialı liman geliştirme projeleri artık büyük ölçüde tamamlanmış durumda. Toplu olarak “Fjord City” adıyla bilinen bu dönüşüm, kıyı şeridini tamamen kamusal kullanıma açarak Norveç başkentini içe dönük bir şehirden çok daha dışa dönük bir metropole dönüştürdü.
Bu dönüşümün merkezinde Bjørvika bölgesi yer alıyor; burası, ikonik Opera Binası ve Munch Müzesi gibi iki mimari simgeyle öne çıkıyor.
Yakında devreye girecek olan Fornebubanen metro hattı ise şehir merkezini, bir zamanlar Oslo Havalimanı’na da ev sahipliği yapmış olan ve hızla gelişen Fornebu yarımadasına bağlayacak. Bu proje, belediyenin büyümeyi karayolu altyapısı yerine elektrikli toplu taşıma üzerinden teşvik etmesinin bir başka örneği olarak görülüyor.
9- Münih
2026 yılında Münih, güven ile kaygı arasında gidip gelen bir ruh hâli içinde görünüyor. Bu durum, şehrin yeni belediye başkanı Dominik Krause ile de somutlaşıyor. 35 yaşındaki Krause, 1 milyondan fazla nüfusa sahip bir Alman şehrinin başına geçen ilk Yeşiller Partili lider olmasının yanı sıra, Mayıs ayında yapılan yerel seçimlerin sürpriz kazananı oldu.
Gisma Uygulamalı Bilimler Üniversitesi’nin bir raporuna göre Krause, Almanya’daki büyük şehir belediye başkanlarına verilen “Oberbürgermeister” unvanını taşıyan isimlerin ortalamasından yaklaşık 20 yaş daha genç.
Krause’nin ilk icraatlarından biri, kendisine tahsis edilen şoförlü makam aracını reddetmek ve bunun yerine her gün metro ile işe gidip gelmeyi tercih etmek oldu. Ayrıca, geçen yıl bir kadın sörfçünün ölümüyle sonuçlanan bir kazanın ardından kapatılan Isar Nehri üzerindeki sörf dalgasının yeniden açılmasına yönelik güvenlik uzlaşısının sağlanmasına da öncülük etti.
8- Paris
Paris geçmişe derinlemesine kök salmış bir şehir olsa da, buna rağmen kararlı biçimde geleceğe yöneliyor. Mart ayında seçilen üçüncü ardışık sosyalist belediye başkanı Emmanuel Grégoire, selefi Anne Hidalgo tarafından başlatılan kapsamlı yeşil dönüşümü sürdürme yetkisiyle göreve geldi.
Yazının kaleme alındığı dönemde sıcaklıkların 35°C’ye yaklaşması, Hidalgo’nun en yerinde yeniliklerinden bazılarının henüz tam anlamıyla deneyimlenemediği anlamına geliyor. Seine Nehri’nin ve Canal Saint-Martin’in bazı bölümlerinin yüzmeye açılması, 2024’te onaylandığında tarihi bir dönüm noktası olarak kutlanmıştı. Ancak Parislilerin serinlemek için suya girmesi ve bu dönüşümün keyfini çıkarması için yazın ilerleyen aylarını beklemesi gerekecek.
7- Madrid
“Madrilena ait” olan şeyleri tanımlamak için Madridliler tarafından kullanılan castizo kelimesi, şehrin kimliğini en iyi şekilde yansıtan geleneksel unsurları ifade eder. Bu anlayış, modern olanı değil, daha çok köklü ve yerleşik olanı benimseyen bir ruhu temsil eder. Ancak son yıllarda İspanya’nın başkenti, geçmişin kalesi olmaktan çıkarak bir öncü şehre dönüşmüş durumda.
Bu dönüşüm, kişi başına düşen GSYH’nin ulusal ortalamanın yüzde 78 üzerine çıkmasını sağlayan güçlü ekonomik büyüme tarafından destekleniyor. Şehrin nüfusu tarihi bir zirvede; bunun önemli bir kısmı ise yabancı doğumlu sakinlerden oluşuyor. Madrid bölgesinde yeni gelenlerin yüzde 42,4’ünün yükseköğrenim diplomasına sahip olması dikkat çekiyor.
İspanya’nın Latin Amerika’nın en parlak ve nitelikli beyinleri için çekim merkezi hâline gelmesi de belirgin: Venezuela ve Arjantin’den gelen göçmenlerin neredeyse yarısı yüksek eğitimli bireylerden oluşuyor. Bu dinamik, Madrid’in yükselen bir iş ve girişim merkezi olarak kazandığı ivmeyi açıkça ortaya koyuyor.
Şehrin canlı perakende ve konaklama alanlarında bu hareketlilik hissediliyor. Güneşle dolu teraslar, taze gıdaya kolay erişim ve gece geç saatlere uzanan sosyal yaşam kültürünün sunduğu yüksek yaşam kalitesinin tadını çıkaran insanlarla dolu. Tüm bu unsurlar, Madrid’in Avrupa’daki şehirler arasında en yüksek yaşam beklentisine sahip yerlerden biri olmasına katkıda bulunuyor.
6- Zürih
Yaklaşık yirmi yıl sonra ilk kez Zürih’in yeni bir belediye başkanı var. 17 yılın ardından, bu görevi üstlenen ilk kadın olan Corine Mauch görevinden ayrıldı. Onun halefi Raphael Golta da Sosyal Demokrat Parti’den geliyor. Böylece şehir, siyasi açıdan daha da sola kaymış durumda; belediye yönetimindeki yedi kişinin tamamı artık sol eğilimli partilerden oluşuyor.
Golta’yı ise bir dizi önemli sorun bekliyor. Bunların başında, bisikletliler de dahil olmak üzere herkes için giderek daha fazla baş ağrısına dönüşen bisiklet ağı geliyor. Bir diğer temel mesele ise uygun fiyatlı konut arzını artırma yönündeki süregelen zorluk.
5- Sidney
Sydney’nin geri dönüşü yirmi yıldır inşa ediliyor. Şehrin geniş limanından 100’den fazla plajına uzanan doğal zenginlikleri, Avustralya’nın en büyük kentine her zaman yüksek bir yaşam standardı sağlasa da, uzun yıllar boyunca şehrin ihtişamını geride bıraktığı, küresel sahnedeki yerini kaybettiğive büyük potansiyelini tam anlamıyla değerlendiremediği hissi hâkimdi.
Ancak ardışık eyalet hükümetleri, büyük bütçeli ve iddialı altyapı projelerine yatırım yapma cesaretini gösterdi. Bu süreçte Sydney adeta yıllar boyunca bir şantiye alanı gibi görünse de bu kapsamlı dönüşüm artık neredeyse tamamlanmak üzere.
4- Viyana
Viyana dünyayı ağırlamaya alışkın bir şehir olsa da bu yıl kendi standartlarını bile aşmış durumda. Mayıs ayında Eurovision Şarkı Yarışması’na üçüncü kez ev sahipliği yaptı. Her yıl yaklaşık 200 milyon kişinin izlediği bu yarışma, küresel ölçekte en büyük televizyon etkinliklerinden biri olmayı sürdürürken, 2026 edisyonu da Avusturya başkentinin neden kusursuz bir ev sahibi olduğunu bir kez daha ortaya koydu.
Son bir yıl içinde şehir ayrıca ilk Dünya Tramvay Sürücüsü Şampiyonası’na, Vienna Design Week’e ve sayısız Birleşmiş Milletler, OPEC ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı toplantısına ev sahipliği yaptı.
Öte yandan, Viyana’nın bağları ve yüksek kaliteli belediye yüzme havuzları da giderek daha fazla dikkat çekmeye başlıyor. Tüm bu unsurlar, şehrin yalnızca diplomasi ve kültür merkezi değil, aynı zamanda gündelik yaşam kalitesi açısından da güçlü bir cazibe noktası olduğunu gösteriyor.
3- Lizbon
Lizbon’un son yıllardaki başarısının bir kısmı doğal avantajlarından kaynaklanıyor: yılın büyük bölümünde güneşli hava, canlı bir gastronomi sahnesi ve etkileyici mimari dokusu. Ancak bu yükselişin önemli bir bölümü, yaklaşık son on yılda gösterilen iyi yönetişim ve yoğun çabanın bir sonucu olarak öne çıkıyor.
Toplu taşımaya yapılan sürekli yatırımlar, metro, tramvay ve nehir ulaşımını bir araya getiren geniş bir sistemin oluşmasını sağladı. Belediye, yaklaşık 70 yıl sonra inşa edilecek ilk yeni tramvay hattını da kısa süre önce duyurdu. Elektrikli bisikletlerin yaygınlaşması, şehrin engebeli yapısının getirdiği zorlukları aşarak yerel alışkanlıkları değiştirmeye başladı; 2011 ile 2021 arasında düzenli bisiklet yolculukları yüzde 500 oranında arttı. Aynı zamanda Lizbon Havalimanı, Portekizce konuşulan dünyayla kurduğu uzun süreli ilişkilerin de desteğiyle Atlantik’i aşan veya Afrika’ya seyahat edenler için önemli bir aktarma merkezi olmaya devam ediyor.
Lizbon sokaklarında yürürken, güçlü ve bağımsız perakende kültürünün bir şehri nasıl daha yaşanabilir kıldığını görmek kolay. Lizbonlular yerel çiftçi pazarlarını, büfelerden gazete almayı ve belediye tarafından koruma altına alınan “Lojas com História” programı kapsamındaki tarihi bağımsız dükkânları büyük ölçüde sahipleniyor. Şehrin kültürel yaşamı da büyümeye devam ediyor; Gulbenkian Vakfı’ndaki yeni Çağdaş Sanat Merkezi (CAM) gibi müzeler ve Arco gibi uluslararası fuarlar, dünyanın dört bir yanından gelen yaratıcı ve “cool” bir kitleyi şehre çekiyor.
Lizbon uzun süredir dünyanın en güvenli şehirlerinden biri olarak kabul ediliyor ve bu durum hem ziyaretçiler hem de yerleşmek isteyenler için cazibesini artırıyor. Ancak şehrin kendi başarısının kurbanı olmaması için yapılması gerekenler var. Yeni gelen nüfus artışı kamu hizmetleri üzerinde baskı yaratırken, geçen yıl yaşanan ölümcül füniküler kazası ve ülke çapındaki elektrik kesintisi, şehrin dayanıklılığını ve sosyal dokusunu ciddi şekilde test etti.
Birçok Avrupa başkentinde olduğu gibi konut sorunu burada da en kritik meselelerden biri. İnşaat hızının talebin gerisinde kalması, seçeneklerin çoğu zaman gelir düzeyine bağlı olmasına yol açıyor. Önümüzdeki en büyük meydan okuma, yaşam maliyeti konusunda yerel halk ile yabancılar arasındaki farkı azaltmak ve Lizbon’un iki ayrı şehir hâline gelmesini önlemek olacak.
2- Kopenhag
Kasım 2025’te Kopenhag’da bir “deprem” yaşandı — ancak bu bir doğal afet değil, siyasi bir depremdi. Sosyal Demokratlar, 100 yılı aşkın süredir ilk kez şehirdeki kontrolü kaybetti. Yerel seçimlerin büyük kazananları ise siyasi yelpazenin solunda yer alan Sosyalist Halk Partisi ile Kızıl-Yeşil İttifak oldu.
Yeni belediye meclisinin gündeminde konutların maliyeti ve erişilebilirliği, iklim değişikliği ve şehir merkezini “rahatsız edici” otomobillerden arındırma hedefi yer alıyor.
Kopenhaglılar bu tür girişimlere güvenmekte haksız sayılmaz. Sonuçta şehir, kentsel bisiklet kullanımını kökten değiştiren ve bu modeli tüm dünyaya ihraç eden yer olarak biliniyor. Aynı zamanda yüksek sosyal sermaye ve toplumsal güvene sahip; en önemlisi de elde ettiği başarılarla yetinmeyip sürekli ilerleme isteği taşıyan bir şehir.
Mart ayındaki genel seçimlerde Sosyal Demokratlar yaşam maliyetlerindeki artış nedeniyle 12 sandalye kaybetmiş olsa da, şehir merkezindeki ve Bridge Quarters bölgesindeki canlı restoran ve perakende sahnesine bakıldığında bu sorunun etkisi ilk bakışta hissedilmiyor. Kopenhag hâlâ alışveriş ve yemek için son derece cazip bir şehir (en azından 22.00’den önce). Kent sakinleri ise daha önceye kıyasla daha varlıklı görünüyor ve bu zenginliği sergileme konusunda da daha rahat davranıyor.
Yeni belediye meclisinin aldığı kararlardan biri, konut sıkıntısına ve aşırı turizm algısına tepki olarak otel inşaatlarını sınırlandırmak oldu. Şehir içinde ulaşım ise her zamankinden daha kolay; özellikle 7/24 çalışan metro sisteminin son genişlemesiyle birlikte bu durum daha da belirginleşti.
Kopenhag düşük suç oranlarıyla dikkat çekmeye devam ederken, Nordhavn, Sydhavn ve Refshaleøen gibi bölgelerde süren yeni gelişmeler şehrin büyümeye devam etmek istediğini, ancak bunu daha yaşanabilir bir yaşam modeliyle birlikte yürütmeye çalıştığını gösteriyor.
Son dönemde iki yaşam tarzı eğilimi öne çıkıyor. İlki, ortak yaşam alanlarına ilginin artması; giderek daha fazla Kopenhaglı, ortak alanlara sahip, planlı topluluk yapıları ve birlikte yemek kültürü sunan konutlara yöneliyor. İkincisi ise Danimarkalıların kış yüzmesi ve saunalara olan neredeyse sınırsız ilgisi. Son birkaç yılda şehirde bir sauna patlaması yaşandı ve kış yüzme kulüplerine olan talep sürekli artıyor. Her zamanki gibi, Kopenhag’da boş zaman oldukça iyi değerlendiriliyor.
1 Tokyo
Çalkantılı zamanlarda Tokyo, istikrarı, sakinliği ve güvenliğiyle bir istisna olarak öne çıkıyor. Küçük yaştaki çocuklar ebeveynleri olmadan okula yürüyerek gidiyor, her hafta büyük ölçekli etkinlikler ciddi bir düzensizlik yaşanmadan gerçekleşiyor ve suç oranları sürekli olarak düşük seyrediyor.
Boyutuna rağmen Japonya’nın başkenti, hâlâ eski usul bir topluluk hissini koruyor. Gençlere başkalarına karşı dikkatli ve saygılı olmaları öğretiliyor. Bireysel başarı takdir edilse de, spor dünyasının büyük yıldızlarından bile alçakgönüllü olmaları bekleniyor. Tokyo’nun işleyiş biçimini birebir kopyalamak zor olsa da, onu takdir etmemek de mümkün değil.
Bu düzenin büyük kısmı, doğuştan itibaren içselleştirilen davranış kalıplarına dayanıyor: toplu taşımada sessiz konuşmak, metro peronlarında düzenli kuyruklar oluşturmak ve yemeklerin başında sunulan su ile oshibori (ıslak el havlusu) gibi küçük ama anlamlı ritüeller.
Tokyo’nun 73 yaşındaki valisi Yuriko Koike, Japon siyasetinin en güçlü figürlerinden biri. Üçüncü dört yıllık görev döneminin ortalarında olan Koike, Tokyo’yu pandemiden, sorunlu Olimpiyat Oyunları’ndan ve çeşitli tayfunlardan geçirmeyi başardı. Nishi-Shinjuku’daki ofisinden, 2,5 trilyon dolarlık ekonomisi, 14 milyonluk nüfusu ve baş döndürücü ulaşım ağıyla devasa bir şehri yönetiyor.
Şehir, ulaşım ve inşaat projelerinde uzun vadeli bir yaklaşım benimsiyor. Yoğun Shinjuku İstasyonu’nun kapsamlı yeniden düzenlenmesi 2040’lara kadar tamamlanmayacak. JR East, Shinagawa’daki göz ardı edilmiş bir bölgeyi yeniden geliştirerek Takanawa Gateway City adlı yeni bir mahalle yarattı. Mimar Kengo Kuma ise kıvrımlı formuyla dikkat çeken “Narratives Müzesi”ne katkıda bulundu.
Ancak artan turizm, Tokyo’daki günlük yaşamı da etkilemiş durumda; ziyaretçiler artık şehrin en sakin köşelerinde bile görülebiliyor. Tokyo’nun nüfusu giderek daha çeşitlenirken, bu durum yerleşikler için bazı yeni zorlukları da beraberinde getiriyor. Yaşam maliyetindeki artış Japon vatandaşlarını zorlamış durumda ve yenin tarihi düşük seviyeleri nedeniyle daha az kişi yurtdışına seyahat edebiliyor.
Buna rağmen, günlük etkileşimlerde ve köklü misafirperverlik kültüründe nezaket hâkimiyetini sürdürüyor. Tokyo, bu kadar düzenli ve zarif bir metropol olmayı kutlamalı; ancak mükemmel işleyişi asla sıradan kabul edilmiyor. Bu heyecan verici şehre üç (sessiz) alkış.
