Akıllı telefonlarla doğum oranları arasındaki korelasyon artık daha fazla akademik çalışmaya konu oluyor. Gençler arasında doğurganlık hızının düşmesiyle akıllı telefonların hayatımıza girdiği dönem aynı zamana denk geliyor.
Akıllı telefonların yaygınlaşması, özellikle genç nesiller arasında, doğurganlık oranlarında ani bir düşüşle aynı zamana denk geliyor; bu da iki olgu arasında bir neden-sonuç ilişkisi olduğunu düşündürüyor.
Dünyayı değiştiren gün, 9 Ocak 2007 olabilir. San Francisco’daki Macworld Kongresi’nde Steve Jobs, iPhone’un piyasaya sürüleceğini duyurdu ve Cingular Wireless ile bir anlaşma imzaladı. Cingular Wireless, 58 milyon abonesi ile ABD’nin en büyük dijital şebekesiydi ve kısa süre önce AT&T tarafından satın alınmıştı. AT&T ile yapılan sözleşme, bu dev Amerikan telekomünikasyon şirketine ABD’de iPhone dağıtımı konusunda beş yıllık münhasırlık hakkı tanıyordu.
İki ekonomist bunu doğal bir deney olarak ele aldı: AT&T’nin ilk akıllı telefonları yaygınlaştırmak için çeşitli bölgelere ağ altyapısını kurdukça, ABD’deki her bir ilçede doğurganlık oranlarındaki değişimi incelediler. Bu ay, makaleleri yayınlama konusunda dünyanın en seçici kuruluşlarından biri olan ABD Ulusal Ekonomi Araştırma Bürosu (National Bureau of Economic Research) için bir makale yayınlandı. Makalenin başlığı “Is the iPhone Birth Control? Causal Evidence from AT&T’s 2007-2011 Carrier Monopoly” (“iPhone bir doğum kontrol yöntemi mi? 2007-2011 yılları arasında AT&T’nin şebeke tekelinden elde edilen nedensel kanıtlar”). Makalenin yazarları, Middlebury College’dan Caitlin Knowles Myers ve Accenture’dan Ezekiel Hooper.
İkili, yıllardır tartışılan bir konuya yeni bir bakış açısı getirmeye çalışıyor; 2008 ile 2012 yılları arasında dünyanın neredeyse her yerinde doğum oranlarının hızlı ve eşzamanlı olarak düşmesinin gizemi. Nijerya’da doğurganlık, on yıllardır neredeyse hiç değişmeden seyreden bir eğilimden sonra, neden 2010’da kadın başına 6 çocuktan 2022’de 4,5’e düşüyor? İran veya Tunus gibi ülkelerde doğum oranları, nüfusu sabit tutmak için gerekli seviyelerin çok altına neden bu kadar keskin bir şekilde düşüyor? Ya da neden Güney Kore, doğum oranlarındaki düşüşü durduramadan doğum teşvik programlarına 270 milyar dolar harcıyor; Fransa ve Japonya ise “ya şimdi ya da asla” sloganıyla “demografik yeniden silahlanma” kampanyaları başlatıyor, ancak buna rağmen neden her yıl dünyaya gelen bebek sayısı azalıyor?
Caitlin Myers ve Ezekiel Hooper, doğurganlık oranlarındaki düşüşe dair önemli bir açıklama bulmuş olabilirler. Bu açıklama tek neden olmasa da göz ardı edilemeyecek kadar önemli görünüyor. Araştırmacılara göre, “Toplam doğurganlık oranı 2007 yılından bu yana yüzde 22 düştü. Bu sürekli gerilemeyi ekonomik koşullar, doğum kontrol yöntemlerinin kullanımı ya da konut ve çocuk bakım maliyetleri gibi faktörlerle tek başına açıklamak mümkün değil.”
Araştırmacıların, AT&T’nin dijital ağını yaygınlaştırması ve iPhone kullanımının hızla artmasını inceleyen analizine göre, ilk akıllı telefonlar gençler arasında doğum oranlarını yıllık yüzde 4,5 ila 8 arasında, 20-24 yaş grubundaki genç yetişkinlerde ise yüzde 3,2 ila 6,6 arasında azaltmış görünüyor. Daha ileri yaş gruplarında da benzer ancak daha sınırlı etkiler tespit edilmiş. Genel olarak araştırmacılar, akıllı telefonların yaygın kullanımının Amerika’daki doğum sayısındaki azalmanın üçte biri ile yarısı arasındaki kısmını açıklayabileceğini tahmin ediyor.
Bu sonuçlar, teknoloji karşıtları ve modernleşme eleştirmenlerini fazlasıyla memnun edebilir. Çünkü nihayet kusursuz bir suçlu bulmuş olabilirler; Akıllı telefonlar. Myers ve Hooper’ın atıfta bulunduğu çok sayıda çalışma, akıllı telefonların ve Facebook’un ilk yaygınlaşma döneminin, insanların genel olarak ve özellikle de ergenlerin yüz yüze sosyal etkileşimlere çok daha az zaman ayırmasına yol açtığını gösteriyor. Bu durum yalnızca sosyal ilişkileri değil, romantik ilişkileri ve hatta cinsel aktiviteyi de azaltmış görünüyor.
Araştırmacılar, doğum oranlarındaki ani düşüşü ABD’nin farklı bölgelerinde mobil ağların ve akıllı telefonların yaygınlaşmasına ilişkin verilerle karşılaştırdıklarında, etnik köken, medeni durum veya eğitim düzeyinden bağımsız olarak tekrarlanan bir davranış örüntüsü tespit ettiklerini belirtiyorlar. Bu nedenle, akıllı telefonların ve beraberinde getirdiği yaşam tarzlarının, dünya genelinde 212 ülkede gençler arasında görülen “yaygın doğurganlık kırılmasının” arkasındaki etkenlerden biri olabileceği hipotezini ortaya koyuyorlar.
Araştırmacılar bu olguyu açıklamak için üç neden öne sürüyor. Birincisi, iPhone ve benzeri akıllı telefonlar “yüz yüze etkileşimin yerini alarak, gençlerin birbirleriyle geçirdiği ve cinsel ilişkilerin büyük bölümünün gerçekleştiği zamanı azaltıyor.” İkincisi, akıllı telefonlar doğum kontrol yöntemleri ve kürtaj hakkında bilgilere çok genç yaşlardaki bireylerin bile daha kolay ulaşabilmesini sağlıyor. Üçüncüsü ise, “iPhone pornografiye erişimi artırıyor” (bu durum kanıtlanmış durumda) ve bunun “bir partnerle yaşanan cinsel ilişkinin yerini alabileceği” öne sürülüyor (bu ise araştırmacıların hipotezi).
Dijitalleşmenin hızlanması ile doğum oranlarının düşmesi arasındaki çakışmaya dikkat çekenler yalnızca onlar değil. Bu ilişki, demografik gerilemenin nedenlerinin en azından bir bölümünü açıklayabilir. Aşağıdaki grafik, Cincinnati Üniversitesi’nden Nathan Hudson ve Hernan Moscoso Boedo’nun 25 Nisan’da yayımlanan “Dijital Çağda Ergen Doğurganlığının Çöküşü” başlıklı çalışmasından alınmıştır.
Hudson ve Moscoso da, Myers ve Hooper ile benzer sonuçlara ulaştı. Ancak onların analizinin avantajı hem Amerika Birleşik Devletleri’ni hem de Birleşik Krallık’ı kapsamasıydı. Çalışmalarındaki grafik, yalnızca Steve Jobs’un yarattığı akıllı telefon çağının başlamasıyla doğurganlık oranlarındaki düşüşün hızlanması arasındaki örtüşmeyi göstermekle kalmıyor. Aynı zamanda bu olgunun sadece ergenleri değil, tüm genç yaş gruplarını etkilediğini de ortaya koyuyor.
Başka bir ifadeyle, bu süreç insanların çocuk sahibi olma kararlarını otuzlu yaşlara ve sonrasına ertelemesine katkıda bulunuyor olabilir. Oysa bu yaşlardan itibaren çocuk sahibi olma olasılığı kademeli olarak azalmaya başlıyor. Ayrıca Hudson ve Moscoso, bu eğilimi sosyal medyada geçirilen aşırı zamanla bağlantılı çeşitli sorunlu davranışların ortaya çıkışıyla ilişkilendiriyor. Araştırmacılar şöyle yazıyor:
“Cinsel aktivite, doğurganlık, intiharlar, şiddet suçları ve depresyon; tüm bu alanlarda aynı zaman dilimi içinde değişimler gözlenmektedir. Bu değişimlerin yönü ise akranlarla kurulan sosyal etkileşimin artmasına ya da azalmasına bağlı olarak farklılık göstermektedir.”
Burada amaç bir değer yargısında bulunmak değil; çünkü ergenlik dönemindeki istenmeyen gebeliklerin herkes açısından olumlu bir olgu olduğu da söylenemez. Ancak en azından olaylar arasındaki bağlantıları ve bunların nedenlerini ortaya koymak gerekiyor.
Bu konuda, dijital çağda çift oluşumu üzerine ileri düzey araştırmalar yürüten ve Arnstein Aassve bazı şüphelerini dile getiriyor. Aassve, az önce değinilen akademik çalışmalarda öne sürülen nedenlerin tamamından emin olmadığını belirtiyor:
“Dünyanın her yerinde nüfusun kırsal bölgelerden kentlere taşınması doğum oranlarının düşmesine yol açtı. Çünkü gençler, geldikleri ailelerin geleneksel değerlerinden uzaklaştılar. Belki de bugün benzer bir süreç yaşanıyor; ancak bu kez insanlar yaşadıkları çevrenin değerlerinden koparak sosyal medyada karşılaştıkları çok çeşitli kültürlerin etkisi altına giriyorlar.”
Aassve başka bir olasılığa da dikkat çekiyor: Flört ve eşleşme uygulamaları, çocuk sahibi olmaya istekli çiftlerin oluşumunu kolaylaştırmak yerine zorlaştırıyor olabilir.
“İnsanlar flört uygulamalarını kullandıkça giderek daha seçici hale geliyor. Partnerlerinde yalnızca kendileri için ideal olduğuna karar verdikleri özellikleri arıyorlar. Ancak sonuçta algoritmalar, insanların biriyle kalıcı bir ilişki kurmasını daha da zorlaştırıyor olabilir.”
