David Szalay benim adını Booker ödülleriyle duyduğum bir yazar, dilimize Beden adıyla çevrilmiş romanı Flesh de öyle. Kitap Macaristan’da annesiyle yaşayan Istvan’ı ve geçen 20 yıllık bir sürede nasıl savrulduğunu anlatıyor. Istvan’ın onbeş yaşında tanıştığımız hali sıradan bir ergen semptomlarını gösterse de yalnızlaşıp annesinin komşusuyla gizli bir ilişkiye başlaması onun için hayatı rayından çıkarıyor. Irak’ta başlayan askerliği ve devamında gelen Londra’daki şaşalı hayat ise Istvan’ın şansını döndürmüş gibi duruyor.
Szalay kitabın ismine “Beden” vererek oldukça etkileyici bir yerden konuya girmiş aslında. Istvan’ı bedenin yaşadığı tecrübelerinden tanıyoruz daha çok, biz okuyucuyla da bedeninin verdiği tepkileriyle iletişim kuruyor. Öte yandan bedeninin maruz kaldığı ağırlıklı olarak cinsel deneyimler karşısında hayatı şekilleniyor. İlk cinsel tecrübesi bir istismar olmasına rağmen bunu arkadaşları gibi tecrübe edindiğini düşünerek üstünde durmuyor, bu daha çok karakterin erkek olmasından kaynaklı diye düşünüyorum ama yazarın da niyeti bu gibi duruyor. Anlatımı da çok komplike olmamakla birlikte aksine karakterin temel düzeyde kurduğu iletişim ya da iletişimsizliği sayesinde vehameti anlıyoruz. Çünkü Istvan aslında başkalarının dedikleri ve yaptıkları üzerinden davranışlarını belirliyor. Arzularının ne olduğundan Istvan gibi biz de emin olamıyoruz, o kadar edilgen ki “tamam” veya “evet” derken buluyoruz onu daha çok.

Öte yandan karakterin ne kadar edilgen olduğunu düşünsem de okuyucu olarak da kendimi o kadar aktif bulduğumu fark ettim. Istvan’ın söyleyeceği cümleleri tahmin ederken buldum kendimi çoğu zaman ama Istvan hiçbir şekilde düşündüğüm tepkiyi vermedi ve kitabı okudukça sınırlarımı zorladığını fark ettim bu durumun. Bu kadar basit bir anlatımın beni bu kadar düşündüreceğini yazarken bile fark etmedim. Belki de Booker jüri üyelerinin dedikleri gibi kısa listedeki kitaplar arasından dönüp dolaşıp bu kitaba bakmaları da bu yüzdendir.
Kitap boyunca Istvan’ın gözünden şahit olduğumuz 21. yüzyılın ilk çeyreği oldukça bulanık. Yazar Macaristan’ın AB’ye üyeliği ve göçmenlik gibi konuları satır aralarına serpiştirmiş. Istvan’ın göçmenliği üst sınıftaki statüsü değişmedikçe gündeme gelmiyor. İstisna olarak gösterebileceğim konu ise covid pandemisinden biraz daha ayrıntılı bahsediyor olması; televizyon dizileri dışında anlatımına pek rastlamadığımdan okuyunca etkilendiğimi söylemem gerek. Şahsen zaman algımın kırıldığı, yaşadığım bir çok tecrübenin daha dünmüş hissettirmesi pandemi yüzünden. (Yeni bir pandemi vakası bunu değiştirir mi? Umarım öğrenmek zorunda kalmayız tabi). Istvan’ın da belli bir algı kırılması yaşaması da pandemiden kaynaklı değil belki ama kaçınılmaz dönüşü yüzünden. Kitabın bir noktasında ilk defa Istvan’ın bir hayat muhasebesi yapması da burada oluyor. Belki de yaşadıkları büyük bir planın parçasıdır diye düşünerek. Szalay’in benim yorumladığım karakteri hayatta kalma konusunda ısrarlı ama daha iyisini zorlama ve istekleri noktasında bocalayan bir Istvan. Çok derinliği yok belki ama bu basitlik belki de beni en çok kendimle yüzleştiren bir kitap oldu diyebilirim. İyi okumalar!