Amerikalı fotoğraf sanatçısı Catherine Opie, Londra’daki National Portrait Gallery’de açılan kapsamlı sergisi öncesinde verdiği röportajda yalnızca sanatını değil, yaşadığı dönemin politik gerilimini de ortaya koydu. Opie’ye göre bugün Amerika’da bir sanatçının nerede sergilendiği, en az ne ürettiği kadar politik bir meseleye dönüşmüş durumda.
Uzun yıllardır portre fotoğrafçılığının en güçlü isimlerinden biri olarak görülen Opie, 1990’lardan bugüne uzanan üretiminde yalnızca ünlü yüzleri değil; toplumun kenarında bırakılanları, görmezden gelinenleri ve kalıplara sığmayan hayatları da merkezine alıyor.
Görünmeyeni görünür kılmak

Elton John’dan lise futbolcularına, kendi ailesinden queer topluluklara kadar uzanan geniş bir yelpazede çalışan sanatçı, özellikle toplumsal cinsiyet, aidiyet ve görünürlük meselelerini fotoğrafın diliyle kayda geçiriyor.
Opie’nin işleri, ilk bakışta klasik resim geleneğini hatırlatan güçlü bir kompozisyon duygusuna sahip. Rönesans portreciliğini çağrıştıran bu estetik, aslında oldukça çağdaş ve hatta sarsıcı bir yere açılıyor çünkü onun kamerası yalnızca yüzleri değil, toplumun önyargılarını da görünür kılıyor.


Beden, kimlik ve politika
Catherine Opie’nin en çok konuşulan çalışmalarından bazıları, doğrudan beden üzerinden kurduğu bu politik dilde saklı.
1993 tarihli “Self-Portrait/Cutting” adlı otoportresinde sırtına kazınmış bir ev ve el ele tutuşan iki figür görülüyor.
1994 tarihli “Self-Portrait/Pervert” ise sanatçının bedenini doğrudan politik bir alana dönüştürüyor.
Yıllar sonra çektiği “Self-Portrait/Nursing”de ise bebeğini emziren bir anne olarak kameranın karşısına geçiyor. Önceki işlerinden kalan izin hâlâ bedeni üzerinde görünür olması, onun sanatında zamanın ve deneyimin nasıl katmanlaştığını çarpıcı biçimde gösteriyor.


Bir distopyanın içinden konuşmak

Bugün içinde bulunduğu Amerika’yı ise sert sözlerle tarif ediyor. Ona göre ülke, hiç olmadığı kadar karanlık bir dönemin içinden geçiyor.
1990’lardaki kültür savaşları ve AIDS krizinin son yıllarında sanat üretmeye başlayan Opie, bugünün atmosferini o dönemlerden bile daha ağır buluyor. Barack Obama döneminde hissettiği iyimserlikten geriye çok az şey kaldığını söylüyor; yaşananları ise “kötünün de kötüsü” diye tanımlıyor.
Sanatçının bu sözleri, sergisinin neden yalnızca estetik bir buluşma değil, aynı zamanda politik bir ifade alanı olduğunu da açıkça gösteriyor.


Erkeklik, annelik ve yeniden düşünmek
Opie’nin işleri yalnızca queer görünürlüğü değil, erkeklik meselesini de tartışmaya açıyor. Erkekliği kimi zaman ters yüz ediyor, kimi zaman performe ediyor, kimi zaman da şefkat ve kırılganlık üzerinden yeniden kuruyor.
Sanatçı, annelik deneyiminin bile ona yeni sorular sordurduğunu anlatıyor. Oğlunu büyütürken, kendi erkeklik algısını da yeniden düşünmek zorunda kaldığını söylüyor çünkü beklediği kalıpların dışında, pembeyi ve tütüleri seven bir çocukla karşılaşmış; bu da ona toplumsal cinsiyetin ne kadar erken ve ne kadar sert biçimde dayatıldığını yeniden göstermiş.


Bir cümleye sığan dünya
Opie için fotoğraf, yalnızca belge üretmek değil; temsil alanını genişletmek anlamına geliyor.
Bu yüzden onun işleri bazı izleyicilerde umut ve kabul duygusu yaratırken, bazılarında huzursuzluk uyandırabiliyor ve belki de tam olarak bu yüzden güçlü.
Yazının sonunda geriye tek bir cümle kalıyor:
“Her insanın var olma hakkı var.”
