Cts. Eyl 19th, 2026

“Anne, eğer dönemezsem hakkını helal et”

18 Mart…
Bazı günler vardır, sadece hatırlanmaz.
İçine girilir. İçinde yürünür. İçinde kaybolunur.

Çanakkale, öyle bir yer işte.
Toprağına bastığında, altında sadece toprak yoktur.
Birinin yarım kalmış cümlesi, bir annenin cevapsız duası, bir gencin hiç yaşayamamış olduğu bir hayat vardır.

1915’te o cepheye gidenlerin çoğu, daha bıyıkları yeni terleyen çocuklardı.
Kimi cebine annesinin yazdığı bir mektubu koydu.
Kimi, dönünce anlatacağı hikâyeleri hayal etti.
Kimi ise hiç dönemeyeceğini biliyordu… ama yine de gitti.

…çünkü o gün mesele yaşamak değildi.
Mesele, bir başkasının yaşayabilmesiydi.

18 Mart sabahı, boğaza giren dev zırhlılar sadece çeliği ve gücü temsil etmiyordu.
Karşılarında ise yorgun ama vazgeçmeyen insanlar vardı.
Nusret’in gece karanlığında bıraktığı mayınlar, aslında bir milletin sessiz çığlığıydı.

…ve sonra…
Bir patlama sesi.

Denizin üstü bir anda sessizleşti.
Bouvet birkaç dakika içinde sulara gömülürken, aslında sadece bir gemi batmıyordu.
Bir plan çöküyor, bir ihtimal doğuyordu ama Çanakkale’nin en ağır sesi, denizden değil, topraktan geldi.

Siperlerde…
Açlık, susuzluk, uykusuzluk ama en çok da beklemek.

Bir kurşunun sana mı, yanındaki arkadaşına mı geleceğini bilmeden beklemek.

İşte orada, henüz genç bir subay olan Mustafa Kemal Atatürk askerlerine şöyle dedi:

“Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum.”

Bu bir emir değildi sadece.
Bir vedaydı çünkü o cümlenin ardından, birçok asker aslında geri dönmeyeceğini biliyordu.

Bir mektup vardır…
Cepheden gönderilmiş.
“Anne, eğer dönemezsem hakkını helal et” diye başlar.
Devamı yoktur çünkü o mektup hiçbir zaman tamamlanamaz.

Seyit Onbaşı’nın sırtladığı mermi sadece 215 kilo değildi.
O mermi, bir milletin bütün yüküydü.

Bir askerin cebinden çıkan saat, başka bir askerin kurşunuyla durmuştu.
Zaman, Çanakkale’de gerçekten durdu.

Yaklaşık 250 bin insan…
Bir daha güneşi göremedi.
Bir daha annesine sarılamadı.
Bir daha adını söyleyemedi.

…ve belki de en acısı şu:
Onların çoğu, mezarlarının nerede olduğunu bile bilmeden gitti.

Bugün o topraklara gittiğinde, rüzgâr farklı eser.
Sanki bir şey anlatmaya çalışır.

Belki de şunu söylüyordur:
“Biz burada kaldık… siz devam edin.”

Çanakkale, bir zaferdir evet ama aynı zamanda büyük bir vedadır.

Bir milletin, en güzel çocuklarını toprağa verdiği yer.

Bu yüzden 18 Mart’ta sadece “kazandık” demek eksik kalır

…çünkü biz, kazanırken eksildik.

İşte bu nedenle her yıl, aynı cümle boğazımızda düğümlenir:
Çanakkale geçilmez.

…ama bunun bir de görünmeyen devamı vardır:
çünkü orada adı geçenler… bir daha geri dönmedi.

Related Post

Bir Cevap Yazın

Fika sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin