Avrupa Komisyonu tarafından yaptırılan bir çalışma, kalıcı kimyasalların Avrupa toplumları için önemli bir mali yük oluşturduğunu ve maliyetlerin siyasi kararlara bağlı olarak değiştiğini doğruluyor.
Avrupa Komisyonu, 29 Ocak Perşembe günü, Avrupa Ekonomik Alanı’nda per- ve polifloroalkil maddelerin (PFAS) neden olduğu kirliliğin maliyetini değerlendiren bir çalışma yayınladı. Senaryoya bağlı olarak, maliyetlerin 2050 yılına kadar 330 milyar avrodan 1,7 trilyon avroya kadar değişmesi bekleniyor.
Eğer Avrupa’da PFAS üretimini durdurmak için hiçbir önlem alınmazsa, çevreye salınan emisyonlar 2020 ile 2050 yılları arasında neredeyse üç katına çıkarak 4,4 milyon tona ulaşabilir. Rapora göre, bu kötüleşme kirlenmiş alanların sayısını 11 bin 500’den 14 bin 200’e çıkaracak ve sonuç olarak maruz kalan insan sayısını artıracak.
Çalışmaya göre, Avrupalıların neredeyse altıda biri, yani yaklaşık 76,5 milyon kişi, yüksek düzeyde kirliliğe maruz kalabilir ve bu da onları bu maruziyete bağlı hastalıklara yakalanma riskiyle karşı karşıya bırakabilir. 2022 yılında yapılan HBM4EU epidemiyolojik çalışması, Avrupalı ergenlerin yüzde 14’ünden fazlasında aşırı kan konsantrasyonları konusunda uyarıda bulunmuştu. Mevcut bilimsel bilgilere göre, PFAS’a maruz kalma çeşitli kanser türlerine, hormonal ve bağışıklık sistemi bozukluklarına, anormal kolesterol seviyelerine ve erken veya geç ergenliğe, obeziteye veya endometriozise yol açabilir.
Çalışmanın mevcut durum senaryosuna göre, toplumsal maliyet 25 yıl içinde 440 milyar avroya ulaşacak. İkinci bir senaryoda ise maliyet biraz daha düşük olup 430 milyar avro olacak. Bu senaryo, PFAS konsantrasyonlarının her yerde içme suyu direktifinde belirlenen sınır değerlerine uygun olduğunu varsayıyor.
Üç senaryonun en maliyetlisi, yeraltı ve yüzey suları için çevresel kalite standartlarını karşılamak amacıyla 24 PFAS’ın konsantrasyonunun litre başına 4,4 nanograma (ng/L) düşürüleceğini varsaymaktadır. Bu hedefe ulaşmak için devasa kaynaklar gerekecektir: Toprakların iyileştirilmesi ve atık suların arıtılması için yılda 80 milyar avrodan fazla paraya ihtiyaç duyulacaktır. Bu senaryonun toplam maliyeti ise şaşırtıcı bir şekilde 1,7 trilyon avrodur.
Spektrumun diğer ucunda ise en iyimser ve aynı zamanda mali açıdan en makul senaryo yer alıyor. Bu senaryo, Avrupa Birliği’nde PFAS ailesinin tamamının yasaklanmasının potansiyel etkisini inceliyor. 2023’ten beri değerlendirilmekte olan bu “evrensel kısıtlama” önerisi, çok sayıda sanayi sektöründen yoğun lobi faaliyetleriyle karşı karşıya kaldı. Önemli değişiklikler yapılmadan yürürlüğe girerse, PFAS emisyonları 2040 yılına kadar durdurulabilir ve PFAS Avrupalıların kanından tamamen yok edilebilir. İnsan vücudu, kalıcı kimyasalları (bu kimyasallar aşırı kalıcılıklarından dolayı “sonsuza dek kalıcı” olarak adlandırılır) ortadan kaldırmak için 2 ila 10 yıl arasında bir süreye ihtiyaç duyar. PFAS’ın ortadan kalkması, sağlık ve iyileştirme maliyetlerinin de ortadan kalkması anlamına gelir. Kısacası, çevre temizliğine yılda “sadece” 3,8 milyar avro ayrıldığı düşünüldüğünde, bu senaryo faturayı 330 milyar avroya düşürecektir.
Şimdiye kadar, İskandinav Bakanlar Konseyi tarafından 2019’da görevlendirilen ve “Hareketsizliğin Maliyeti” başlıklı referans raporu, Avrupa sağlık sistemleri üzerindeki yükü yılda 52 milyar ila 84 milyar avro arasında tahmin ediyordu. Ancak bu hesaplama, o dönemde belgelenmiş olan yaklaşık yarım düzine hastalığı dikkate alırken, Avrupa Komisyonu’nun hesaplaması 13 hastalığı kapsıyor.
Ortak bir çalışmaya göre de kıtanın temizlenmesinin maliyetini yılda 100 milyar avro ve emisyonların devam etmesi durumunda 20 yılda 2 trilyon avroya kadar çıkaracağını tahmin ediyor. Şu anda bilimsel bir dergide yayınlanmak üzere hakem değerlendirmesinde olan bu tahminin metodolojisine katkıda bulunan çevre kimyagerine göre “PFAS üretimini ve genel olarak kullanımını durdurmak toplum için iyi bir fikir ve tartışmanın daha da ivme kazanarak bu yöne doğru ilerlemesi gerekiyor.”
Bu önemli maliyetlerin büyük bir kısmını kamu otoriteleri, yerel topluluklar ve bu kirlilikten etkilenen nüfus üstleniyor; bu, sivil toplum örgütlerinin 29 Ocak Perşembe günü yayınladıkları “kirleten öder” ilkesine ilişkin iki raporda ortaya koydukları en önemli soru. 1968 yılına dayanan ve 2000’li yıllarda Avrupa antlaşmalarına dahil edilen bu ilkeye göre, kirleticiler ekonomik faaliyetlerinin olumsuz sonuçlarının maliyetini karşılamak zorunda kalabilir.
